Tiyatroya adanmış bir hayat: İlke Susuzlu

Tiyatroya adanmış bir hayat: İlke Susuzlu

0 760
Haber: Deniz Katman, Fotoğraflar: Burakcan Batuk

Kuzey Kıbrıs ve Gazimağusa’da tiyatro denildiğinde akla ilk gelen isimlerden biri olan İlke Susuzlu ile Mağusa Sanat Tiyatrosunu, yeni çıkan kitabı “Bazen de Böyle”’yi ve 7 Kasım 2016’da Rauf Raif Denktaş Kültür ve Kongre Sarayı’nda perde diyen “Tumarhane Cumhuriyeti”  isimli tiyatro oyununu konuştuk.

İlke Susuzlu denildiğinde insanların zihninde bazı şeyler canlanıyor. Tiyatrocu, eğitmen, yazar vs. Bu kapsamda İlke Susuzlu’nun gözünden İlke Susuzlu kimdir, kendisini nasıl tanımlar?

Öncelikle İlke Susuzlu demek tiyatro demek onu söyleyeyim. Tiyatro denilince akla ne geliyorsa her şeyi yapıyor bu adam. Yazıyor, yönetiyor, oynuyor, eğitiyor… Bir tiyatro dalı için makyajını yapıyor, kostümünü tasarlıyor, kostümünü dikiyor, sahne tasarımını yapıyor, dekoru yapıyor, organizasyonu yapıyor,  aklınıza gelebilecek her şeyi yapıyor bu adam. Onun dışında, ben elbette kendimi bildim bileli tiyatronun içindeyim. Çünkü tiyatrocu bir ailenin çocuğuyum. Gözümü açtığımda tiyatroyla tanıştım. Tiyatro kitapları, tiyatro kostümleri, tiyatro aksesuarları ve elbette tiyatrocuların olduğu bir ortamın içinde büyüdüm. 6 yaşındaydım ilk kez sahneye çıktığımda. Yaklaşık olarak 32-33 yıldır da sahnedeyim. Son 12 yıldır, tiyatroyu tam anlamıyla profesyonel olarak yapıyorum. 1997 yılından bu yana sürekli tiyatro oyunları yazıyorum. Kaç eserim olduğunu da bilmiyorum. Sanırım sahnelenen otuzun üzerinde eserim var. Fakat rafta sahnelenmeyi bekleyen kaç eserim daha olduğunu bilmiyorum…

Tiyatro alanında ödüller almış birisiyim. İstanbul 14. Direkler Arası seyirci ödüllerinde en iyi erkek oyuncu ödülünü aldım. Kıbrıs’ta ise,  “1. Öner Ulutuğ Tiyatro Metni Yazma Yarışması”’nda ikincilik ve jüri özel ödüllerim var.  Tabi sadece tiyatro metni yazmakla da kısıtlı değil hayatım, her alanda yazıyorum. Örneğin kimseyle paylaşmadığım şiirlerim var.

Şiir demişken, edebiyata olan düşkünlüğünüzle de tanınıyorsunuz. “Bazen de Böyle” isimli bir kitabınız çıktı. Kitapta nelerden bahsediyorsunuz?

Bazen de Böyle’ isimli kitabım bu sene çıktı. Kitabım benim son iki yıldaki hikâyelerimden oluşuyor. Kitabı okuduğunuzda aslında beni okuyorsunuz. Benim maceralarımı, benim yaşadıklarımı, benim iç dünyamı… Fakat, hep üçüncü tekil şahıs ağzından konuşuluyor kitapta. Yani bir genele varmaya çalışılıyor. Tabi yazarlık alanında, ayrıca TRT tarafından düzenlenen öykü yarışmasından da ödüllü bir yazarım. Yani yazmak benim için başka bir boyut…

Tiyatro benim hayatım ama yazmadan da duramam
Tiyatro benim hayatım ama yazmadan da duramam,  yani illa yazmak zorundayım. Çünkü kendi içimdeki tüm duyguları bu şekilde dışa vurabiliyorum, başka türlü rahatlayamıyorum, rahatlatamıyorum kendimi.  Yazmak, aynı zamanda kendi kendime zarar vermemek için de bir yol aslında… Kalem benim için bir kılıçsa, onu kâğıdın üzerine yazarak darbelerimi atıyorum. Aslında içimi boşaltıyorum yazarak…”

Tiyatrocu bir aileden geliyorsunuz. İlla ki ilham aldığınız aile bireyleri vardır. Aileniz dışında tiyatrodan etkilendiğiniz kişiler var mı?

Brecht Almanya’da ne yapıyorsa, Stanislavski Rusya’da ne yapıyorsa, ben de Kıbrıs’ta bunu yapıyorum.

Stanislavski, zaten günümüz tiyatrosunda çok önemli bir isimdir, bir ekoldür. Stanislavski benim için çok önemli. Çünkü oyuncunun, günümüz dünyasındaki yerini yıllar önce belirlemiştir. Benim de tekniklerim tamamen ona benziyor. Bu nedenle eğitmenlik noktasında Stanislavski; oyun tarzı, türü ve yazımı noktasında da kendime Bertolt Brecht’ i örnek olarak alabilirim. Çünkü kendimi, onların tiyatro anlayışıyla, düşüncesi ile pekiştirdim. İşte Bertolt Brecht Almanya’da ne yapıyorsa, Stanislavski Rusya’da ne yapıyorsa ben de Kıbrıs’ta bunu yapıyorum. Seyirci daha çok seviyor epik oyunları.”

Sizce neden seyirci epik oyunları daha çok seviyor?

Oyunun içinde edebiyat, dans, şarkı ve hareket var. Bir laboratuvar gibi düşünün sahneyi. Deneysel bir tiyatro gibi… Seyirci geliyor ve siz her defasında o seyirciye göre yeniden şekil veriyorsunuz. Seyirci bir şeyi beğenmiyorsa bir sonraki sefere onu kaldırıyorsunuz veya değiştiriyorsunuz, başka bir farkındalık getiriyorsunuz. Önemli olan seyircinin ne dediği. Çünkü tiyatro, seyirci ile oyuncu arasında oynanan bir oyundur. Eğer seyirci yoksa, ne yaparsanız yapın, bir hiçsiniz.

Tiyatrocular genellikle film veya dizi setlerini sevmezler. En azından biz böyle duyuyoruz, biliyoruz. Siz de zaman zaman kısa filmler çekiyorsunuz, yönetiyorsunuz. Sizce tiyatro ile film arasındaki fark nedir? Hangisi size daha hoş geliyor?

Şimdi sinema ve tiyatro birbirlerini perçinleyen, doğuran ama birbirlerinden de tamamen ayrılan iki dal. Çünkü tiyatro sahne demek, kalabalık demek, koltuklar demek. Sinema ise koltuk demek. Siz tiyatroda kalabalıklara oynuyorsunuz ve oyunun tekrarı yok.  Ne kadar mucizevi bir şey.  Sahneye çıkıyorsunuz ve yaptığınız yanlışın “kes, tekrar” diye bir cümlesini duymuyorsunuz, yanlış orda kalıyor. Ama sinemada istediğinizi alıncaya kadar yeniden, yeniden çekiyorsunuz. İstediğiniz havayı alıncaya kadar, oyuncunun vereceği duygu halini alıncaya kadar çekiyorsunuz ve ne yazık ki bir kameraya oynuyorsunuz. Sadece bir kamera,  bir göz, tek bir göz sizi takip ediyor. Ve her şeyinize gem vurmak zorundasınız. Duygu halinize, sesinizin kıvrımlarına… Bir de, elbette tiyatroda seyirci de sizinle birlikte. Yani, bir replik söylüyorsunuz,  seyirci alkışlıyor, gülüyor, ağlıyor ya da seyirci kendi arasında konuşmaya başlıyor.

Sahneden bunu duymak, hissetmek o oyuncunun zaten duymak istediği şeydir aslında. Işıklar yanıyor,  perde diyorsunuz ve doksan dakika sahada top koşturuyorsunuz. Işıklar kapanıyor, kostümünüzü çıkarıyorsunuz ve siz sizsiniz.

O yüzden bana,  ikisi arasında ayrım noktasından da hareketle tabi ki tiyatro daha mucizevi geliyor, daha doyurgan geliyor. Tabi şunu da söylemek lazım ki sinemanın da ayrı bir tadı ayrı bir güzelliği var.

Son olarak 7 Kasım’da “Tumarhane Cumhuriyeti”  isimli oyununuz gösterime girecek.  Oyun neler anlatıyor, biraz bahseder misiniz?

Önce inanılmaz derecede heyecanlı olduğumu söylemem lazım.  Bunu bana sorduğun andan itibaren kalbim güm güm diye atmaya başladı. Bu benim yazdığım ve yönettiğim bir oyun.  Bu yıl içinde yazdım. Yaklaşık 6-7 aylık bir düşünce sürecinin bir ürünü olarak kendi iç dünyama kapanarak kafamdaki her şeyi kağıda döktüm bu oyunda.

“Tumarhane Cumhuriyeti” bizi anlatıyor.  Yaşadığımız coğrafyayı ve şu anda yaşadıklarımızı anlatıyor. Akıllılık ile deliliği sorguluyor. Yani şu anda yaşadıklarımız arasında akıl sağlığımızı koruyarak mantıklı bir şekilde hayatımıza nasıl devam edebiliriz sorusunu soruyor ve bununla ilgili çeşitli cevaplar veriyor. Ama son cevabı yine seyirciye bırakıyor. Çünkü epik tarzda yazılmış olan bir oyun. Oyunun bütün şarkı sözleri ve bestesi bana ait. Koreografisi de yönetimle birlikte bana ait. Çünkü yönetmenlik ayrı bir şeydir.  Koreograflık ayrı bir şey ve inanılmaz derecede eğlendik. Tabi ki bunun seyirciye de aynı enerji ile geçeceğine inanıyorum.  Çünkü oyunun içerisinde komedi ile trajedi baş başa gidiyor. Tıpkı hayat gibi… Hayat bir oyun benim için. Tıpkı saklambaç gibi. Saklambaç oynarsınız, birisi ebe olur, diğerleri saklanır ve hızlı koşturup sobe yapamayan biri ebe olmak zorunda kalır. Orda çok büyük bir ceza ve ödül yöntemi vardır. Tıpkı yakalamaca, tutmaca gibi. Tıpkı yakar top gibi. Bütün çocuk oyunlarında olduğu gibi.

Bugün saklambaçta kaybedersiniz, yarın daha hızlı koşarsınız, sobe yaparsınız ve kazanırsınız.

Çünkü hayat bir oyundur. Ama ciddi bir oyundur. Kazananı da vardır, kaybedeni de…  İşte bu oyun, kazananlar ve kaybedenler arasındaki fırsat eşitliğini sorguluyor ve oyunu kuralına göre oynayanın kazandığını, oynayamayanın da kaybettiğini vurguluyor. Ama her şeye rağmen istediğiniz kadar kaybedin, umut ışığı her zaman vardır diyor. Çünkü bugün saklambaçta kaybedersiniz, yarın daha hızlı koşarsınız, sobe yaparsınız ve kazanırsınız. Yani siz yaşadığınız sürece maç hiçbir zaman bitmez, ayağa kalkabilme şansınız vardır. Çünkü top yuvarlaktır ve bu oyunun galibi kim olacaktır bilinmez. Oyunu sadece kuralına göre oynamayı deneyin ve umut etmeye devam edin.  Ayrıca, akıllılık ile delilik arasında ince bir çizgi varsa, o zaman kim akıllı, kim deli onu da sorguluyoruz oyunda. Hakikaten kim akıllı, kim deli?  Yani benim akıllı veya deli olduğumu kim neye göre sorgulayacak? Hele yaşadığımız bu dünyada,  coğrafya parçasında her gün yeni olaylar duyuyoruz. Davranışlarımız değişiyor,  biz bile kendimizi tanımıyoruz. Biz bile kendimizi tanımazken bir başkası ya da başkaları bize nasıl tanı koyabiliyor. İnce bir çizgi üzerindedir diyoruz. Aman dikkat edin, sakın gülmeyin, çünkü bugün siz akıllı yarın biz akıllı, yarın siz deli,  hiç belli olmuyor bu hayatta. Çünkü her an her şeyimizi kaybedebiliriz. Hepimiz uçurumun kenarına gelebiliriz ve aklımızı yitirebiliriz…