İllüstrasyon, kamusal alan, siyasi erk ve mimari

İllüstrasyon, kamusal alan, siyasi erk ve mimari

0 815
Röportaj: İbrahim Emre Sugel

İç Mimar Uğur Bahçeci ile tabiatı aşan düş dünyasının masalsı sanatı illüstrasyon, kamusal Alan, siyasi erk ve mimari üzerine sesleştik…

İlk olarak illüstrasyon başlıklı çizimlerinizden yola çıkalım dilerseniz. Sizce illüstrasyon nedir?

“İllüstrasyon benim için, tıpkı diğer farklı teknikler gibi insanın ne hissettiğini, ne gördüğünü, ne görmek istediğini ortaya çıkarmaya yarayan bir araçtır. İllüstrasyon altında birçok şey geçebilir, genel bir isim. Ben de kendi yaptığım çizimler için bu ismi kullanırım.”

İllüstrasyonun sınırsız düş dünyası ile realizm arasında nasıl bir ilişki kurulabilir sizce?

“İllüstrasyon bir araç olarak insana çok farklı kapılar açabiliyor. Anlatmak istediklerinin yollarını genişletebiliyor. Ancak bunu realizme bir karşı duruş olarak algılamamak gerek. İllüstrasyon aracı ile hiper realist işlerde yapılabiliyor. Gerçekçi ya da değil, bir şey ifade ettiğinizde, varlık dünyasının skalasındaki yerini almış oluyor.”

Eserlerinizi ortaya çıkarırken sizi besleyen kaynaklar olarak neleri referans gösterebilirsiniz?

“Kendimi özel bir akımın içerisinde göremiyorum. Yapıtlarımı daha çok masalsı diye nitelendirebilirim. Her bir çizimimin kendi hikâyesi var aslında. Eserlerimi gören insanlar bunu kendilerince yorumluyor, yeni hikâyeler oluşturuyorlar. Hislerin doğumuna da bunun sebep olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda beni besleyen şeyler çocuk kitapları olabilir ve şu anda da çocuk kitabı okumaya devam ediyorum açıkçası. Orada hayal edebilmeniz için bir sürü kapı açılıyor ve beni besliyor, yaratıcılığımı tetikliyor.”

İç mekân tasarımlarınızda neleri gözetmek kaydıyla yaratıcılığınızı eserlerinize yansıtıyorsunuz?

“Mekân tasarımı insan için yapılıyor ve insan kendi varoluş biçimiyle, talepleriyle birlikte o mekânı kullanıyor. Tasarım yapmak, temel şartlardan biri olan konfor öğesini yerine getirmenin dışında, mekâna bir değer, bir anlam katmaktır. İnsanların içerisinde olduğu mekânlardan, o kabuğun içindeki biçimlerden zevk almasını sağlıyor pozisyonda olmalıyız. Ben buna biraz da oyunbaz yaklaşımlar diyorum aslında. Özet bir ifade ile ‘çekmecesini açarken zevk almasını sağlamak’.”

Şimdi birazda büyük yapıtlara geçelim dilerseniz. Mimari ile sosyoloji arasındaki bağlantı hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Mimari ile sosyolojiyi birbirinden ayrı düşünemeyiz. İkisi de insanla, toplumla alakalı. Ortak yaşamın doğurmuş olduğu şartlar, kamusal alanlara ait mekânları ve nasıl kullanılacağı hususunu ortaya çıkarmıştır. Bu da hem sosyolojinin hem de mimarinin temel konuları aslında.”

Hemen her şeyin bir metin olarak kabul edildiği düşünüldüğünde kamusal alandaki yapıtlarla, egemen erkin topluma biçmiş olduğu yaşam normları arsında bir etkileşim olduğunu düşünüyor musunuz? 

“Kesinlikle düşünüyorum. Kamusal alana yapılacak herhangi bir yerleştirmenin, kamusal olanın üzerinde büyük bir etkisi vardır. Bu alanda boy gösterecek olan her bir yapının – bu bir heykel, mimari, bir sanat objesi olabilir- çevresel faktörlerle bir uyum içerisinde olması gerek. Siyasi erkle doğrudan ilişkilendirebileceğimiz nokta ise, o uyumun yeniden yazılması üzerine yorumlanabilir. Bu alanda yapılacak her yerleştirmenin doğal ritme uygun olması gerek. Şu anda dünyanın büyük bir kesiminde yapılmak istenen şey, o ritmi bozup, kendi ritimlerini kamusal alana yerleştirebilmektir.”

Siyasi erk tarafından gerçekleştirilen her yeni ritim için, toplum üzerindeki yeni bir homojenleştirme çabası diyebilir miyiz? 

“Yeni ritimler ve kamusal alan ritminde yaratılan bozukluklar toplumsal yapıyı değiştirebiliyor. Biz bu alanda kabullenici pozisyonda olması beklenenleriz aslında. Bu değişikliklerle bir anda olmasa bile, belki bir on yıl sonra veya eninde sonunda yüzleşmek zorunda kalıyoruz.”

Bu bağlamda kent merkezine bir geziye çıktığınızda, bu etkileşimi yaşadığımız coğrafya için nasıl yorumlarsınız?

“Kamusal alanın maruz kaldığı çarpık kentleşme, birilerine peşkeş çekilen araziler, bazı eski binaların otellere dönüştürülüp rant merkezi haline getirilmesi, tarihin silinmesiyle de direk ilişkili hususlardır. Girne’de bir sit alanının bir üniversiteye 99 yıllığına kiralanması veya bölgesi için önemli görüntü sağlayan bir silüetin temsilcisi olan eski bir yağ fabrikasının 7 katlı bir otele dönüştürülmesi ne yazık ki bu alanda dile getirebileceğimiz kötü örneklerdendir. Kamuoyu tabii ki yer yer bu dönüştürmelere muhalif tepkiler de verebiliyor. Lefkoşa Dereboyu’nda kesilmesi öngörülen bir ağacın varlığını koruması için gerçekleştirilen mücadele gibi. Yapılan tüm bu değişikliklerin kente nasıl bir değer kattığını sorgulamamız gerekiyor. Çünkü evimizden dışarı çıktığımızda artık kamusal alanın içerisindeyiz ve oraya yapılan tüm müdahaleler bizlerin rutini haline dönüşüyor. Etkileşimin bir parçası oluyor.”

Sizce devletin sanat alanında bir sorumluluğu olmalı mıdır? Varsa, iktidarlar bunu ne ölçüde yerine getirebiliyor, eksik kalan yanları nelerdir?

“İşin iki boyutu var aslında. Hem devletin sanatçıları desteklemesinin gerekliliğine inanmayan bir tarafım var, hem de birçok sanatçının maddi kazanımlarını genellikle öğretmenlik üzerinden sağladığı düşünülürse, devletin sanatçıya destek çıkması gerektiğini düşünen bir tarafım var. Devlet, sanatçıya maddi bir kazanç sağlasa da sağlamasa da, sanat devletin kendisinden, hüküm edenlerin kendisinden bağımsız ilerleyebilmeli. Sanatın bir kısmı, sanatçının çevresel faktörlere vermiş olduğu tepkiyle doğrudan ilişkilidir. Bu noktada, karşısında durmanız gereken hususlarda eğer devletten kazanç sağlıyor pozisyonda olursanız, aslında karşısında duramıyorsunuz demektir.”