Bakış Açısı

0 700
İbrahim Emre Sugel

Yasama, yürütme, yargı ve medya. Bu denklemde gelişmiş bir demokrasinin oluşması için gerekli olan güçler ayrılığı ilkesi, medyaya adeta turnusol kâğıdı görevi atfetmektedir. Peki medya bu görevini yerine getirebiliyor mu? Kamu yararına kamuoyunun taleplerini yansıtıyor ve iktidarların icraatlarının aynası olabiliyor mu? Yoksa kamuoyu mimarlığına mı soyunuyor? Eğer öyle ise bu arayış neden?

Çoğu kez panoptik yönetsel anlayış içerisinde, iktidarın gözü olarak hizmet veren medyadan yönetilen sınıfın beklentisi, gözü iktidara tutup, halk yerine muktedirleri dikizlemesidir. Lakin bu, ne yazık ki gerçekleşememekte ve enformasyon ile ondan doğan bilginin akışını muktedirlerin elinde tutmaktadır. Kitle iletişim cihazlarıyla, propaganda, reklam ve manipülasyon, hizaya çekilecek bir toplum yaratmak için egemen sınıfın vazgeçilmezleri arasındadır. Peki bu hiza nedir? Yanıt: “Sürdürülebilir küresel kapitalizm.”

Medya eleştirisinin “kirlilik-temizlik”, “olması gereken ilişkiler-aykırı ilişkiler”, “etik-etik dışı” perspektiflerinden ele alınmasını eleştirdiğimiz vakit, bu yöntemle kaydedilemeyen aşamayı görmemiz içten bile değil. Medyanın hali hususunda doğru teşhis konulamadığı için, ilgili tartışmaların anlamsızlığının doğurduğu paradoksun varlığı halen yerini korumaktadır. O halde neyi dert edineceğiz? Doğru tespit nedir?

Medyayı dördüncü güç olarak anmak yersizdir. Medya, aslına bakılırsa başlı başına bir sınıftır. Peki sınıf nedir? Bu bağlamda ele alacak olursak sınıf, belli çıkarlar uğruna bir araya gelen benzeşim kümesidir. 18. yüzyılda Edmund Burke (avam kamarası milletvekili-yazar-siyaset kuramcısı-filozof) tarafından İngiliz Parlamentosunda dile getirilen, muhabirler locasının mecliste yer alan diğer üç tabakadan (soylular, ruhban ve avam sınıfları) çok daha önemli dördüncü bir sınıf olduğu bilinci, esas olandır.

Nitekim bu perspektiften devam edildiğinde, medyanın neden turnusol kâğıdı görevini görmek yerine, adeta diğer üç sınıfı (günümüzde; burjuvazi, bürokrasi ve proletarya) yutacak kadar büyük bir egemenlik savaşımı içerisine girdiğini anlamak pek de güç olmasa gerek.

Tarihte kısa bir gezinti yapacak olursak eğer, iletişimin iletiden iletim anlayışına dönüştüğü telgrafın etkisini hatırlamakta fayda görürüm. Telgraf, demir yolları ile girmiş olduğu mutualizm ilişkisinden mütevellit, ticaretin perde arkasındaki gelişimi ve yöneticisi olmuştur. Kapitalizm, telgraf ve beraberinde ortaya çıkan posta ağları ile posta şirketleri, medya patronu-ticaret ilişkisine verilecek çarpıcı bir örnektir. Bu bağlamda ortaya çıkan dördüncü sınıfımız günümüzde de yazılı, görsel ve dijital ortamda enformasyon, bilginin üretimi ve dolaşımını kontrol edişiyle ulus devletleri yutacak seviyede çok uluslu ve çok çeşitli alanlarda yatırımlar yapan şirketlere dönüşmüş veya yeniden üretim aşamasında onların egemenliği altında şekillenmiştir. Bu girift yapı, bugünkü gücüyle neoliberalizmin bekçiliğini yapmakta ve siyaseti yönlendirmektedir. (Finanse ederek ve işbirlikçilerini başa getirerek.)

Bu bağlamda demokrasi kelimesinin parıltısı altında dünya genelinde yapının neredeyse tamamı kapitokrasiye -bu terimi yazdığım müddetçe farkındalık yaratmak adına sıkça kullanacağımı belirtir, demokrasi adını da kirletir bir biçimde bizlere dayatılan sermaye diktatoryasına veya oligarşiye boyun eğmeyeceğimi belirtmek isterim- dönüşmüştür. Dördüncü bir sınıf olarak medya, kendi kapitalist çıkarları doğrultusunda ticari faaliyetleri ve yüksek kar marjını sürdürülebilir kılarken, tüm bunları kabul edilebilir kılmak için de kamuoyunda bir değerler-ideoloji silsilesi yaratıp empoze etmektedir. (Tüketim kültürü, popüler kültür, kitle toplumu ve neoliberalizm.)

Özetle şunu söyleyebilirim ki, medyanın tarihsel devinimler ve gelişimler (siyasi-ticari-toplumsal yapı) çerçevesinde yasama, yürütme, yargının yanı sıra dördüncü bir güç olduğu değil, aksine toplumsal sınıflar içerisinde tüm bu erklere hükmedecek boyutta dördüncü bir sınıf olarak varlığını oluşturup sürdürmesi, esastan ele alınması gereken bir uyanış meselesidir.

İstisnalar yok mudur? Tabi ki vardır. Özellikle alternatif medya olarak nitelendirdiğimiz dijital çağın meyvesi bu alanda örnek gösterilebilir. Lakin bu olgunun da henüz geniş kitlelere ulaşan ana akım medyanın yerini alabildiğini dile getirmek fazlaca iyimser bir tutum olur. Nitekim dijital ortamın makro seviyede sermaye patronları da yine kapitokratlardır. Peki, umut yok mu? Tabii ki var!

Manual Castells’in de belirttiği üzere, bu kara distopyanın (küresel-emperyal-post kolonyal kapitalizmin) online bir tıkla biteceğini düşünenlerdenim. O halde içimizdeki yaramaz çocuğu ortaya çıkaralım.

Nasıl mı?

“Sadece bir tıkla…”

 

0 773
İbrahim Emre Sugel

Kitaplara karşı özgürüz. Onları dilediğimiz an kapatabiliriz, ama televizyon öyle mi? Bir kez oturma odasına yerleşti mi, kim kurtarabilir zincirlerinden kendisini…

Uyan, yıkan, giyin, beslen, işe git, eve gel, soyun, yıkan, beslen… Camdan duvarlar çevreleyecek seni. Otur, düşünme, konuşma, kilitlen, izle… Fahrenheit 451 nedir sizce?

Ray Bradbury, 1953 yılında yazmış olduğu bu eserinde okurlarını, yaratmış olduğu distopya içerisinde bugünü düşünmeye teşvik ediyor. İtfaiyecilerin yangınları söndürmek için değil de, ateşi harlamak için görev yaptığı, kitapların yakıldığı, bulundurulmasının ve okunmasının yasak olduğu, televizyonun izleyicileri esir aldığı interaktif bir yapı, korku politikasının hüküm sürdüğü egemenler idaresi ve benlik yoksunu otonomunu yaşayan makineleşmiş insanlar. Tanıdık geliyor öyle değil mi? Hadi itiraf et, korkma! Söyle 21.yy’da liberalizm adı altında dünyaya dayatılanları. Kollektivizmin, toplumsal duyarlılık ve bilincin sona yaklaştığı, bireylerin tek tipleştirildiği, özgürlük kavramının yalnızca tüketim olanaklarıyla özdeşleştirildiği, buna karşı duran bilinçlerin ötekileştirildiği, zihni özgür bedeni tutsak olanlarla, bedeni özgür zihni tutsak olanların dünyası bu…”Fahrenheit 451.” Bir kitap sayfasının yakıldığı sıcaklık.

Kahramanımız Clarisse, sorgulayan, özgür bilincin temsilcisi. İtfaiye eri Montag ise distopik düzenin bekçisi. “Çalış Montag çalış” dedi amiri. “Terfi et Montag terfi et” dedi eşi. Montag çalıştı, Montag terfi alacaktı. Ama Clarisse sordu: “Eskiden itfaiyecilerin kitapları yakmadığı, yangınları söndürdüğünü biliyor muydun?” Montag şaşırdı ve ilk kez sorguladı. Merak etti. Anlam zihnine bir tohum ekti. Hem nereden bilsindi. Okullarda sadece ezber verilir, düzenin alışkanlıkları beslendirilirdi. Oyalan, eğlen ama düşünme. Yine tanıdık geldi değil mi?

SBS, OKS, LGS, YGS, ÖSS, ÖYS, ÖSYS, DGS, YDS, KPSS… Çalış çocuk çalış, büyü çocuk büyü, ezberle genç ezberle… Ama düşünme. “Öğretmenim kâğıdımı görebilir miyim?” “Tabi görebilirsin, ama fazla puan vermişsem alırım onu da.” Korktu çocuk. Hak aramanın, mevcut durumunu da kaybetmek demek olduğunu öğrendi. Sorgulamadı. Soruşturmadı. Fahrenheit 451’in insanları, bugünün varlıkları.

Günde kaç saat televizyon izlersin? Üç? Dört? Beş? Kaç saat uyursun? Dört? Altı? Sekiz? En son ne zaman biyolojik saatine göre uyandın? Kaç gece aşırı kafeinle çalıştın? En son ne zaman arzu ettiğin kişi oldun sen? Facebook’da mı, Twitter’da mı, yoksa İnstagram’da mı? Hangisi sensin? Gerçekte olan mı, zahiride yaratılan mı?

Eserde yer alan televizyon bağımlılığının yerini, akıllı telefon fetişizmine bıraktığı günümüz dünyasında, ne kadar kullanıyorsun bilgi toplumu adına sahip olduklarını? Roman kahramanlarımızın televizyon ekranına sıkışan ikincil benliklerinin tatmin olamadıkları gerçek dünyalarıyla çarpışması sonucu yaşadığı psikolojik buhran ve intihar girişimleri, Ray Bradbury’nin distopyasından günümüze göz kırpıyor. Ne kadarımız depresyonla tanışmıyor ve ne kadarımız antidepresan bağımlılığı ile yaşıyor acaba? Hadi gelin. Okuyalım ve düşünelim. Korkmayın, yanmayacak nöronlarımız. O zaman anlayacağız bireyi kendini gerçekleştirmekten ve tekâmülüne hizmet etmekten alıkoyan kara düzeni.

Ray Bradbury Fahrenheit 451’de, bireyin farkındalık kazandıktan sonra toplum içinde özgürce kabul görülme ve kendi gibi bilinç aydınlanmasına erişen insanlarla buluşabilme arzusunu, itfaiye eri Montag’ın eşi, iş arkadaşları, iktidar, medya manipülasyonu ve toplum perspektifinden başarılı bir şekilde ele almış ve bizleri O’nunla yürümeye davet etmiştir. “Eski demir yolunu takip et Montag. Seni ait olduğun yere, kitap insanların olduğu gerçekliğe, bir amaç uğruna var olmaya götürecek.”

Peki ya sen? Hey okuyucu, seninle sesleşiyorum! Biliyor musun benim gibi yaramaz çocukların çok sevdiği bir sözcük vardır: “Hadi!” Pratiğin dayanılmaz çekiciliği. Hadi usta yazarın davetini kabul edelim. Özgür benliğimizi hakim kılmak adına cesaret örneği gösterelim. Eski demir yolunda Montag’la birlikte yürüyelim.

0 679
Kitap İncelemesi: İbrahim Emre SUGEL

Bir gün uyanırsınız ve size derler ki: “Sen, sen değilsin. Bu ülkenin vatandaşı değilsin ya da zaten olduğunu sandığın tarihin hiç olmadı. Belki ailen de bir başkasıdır.” Peki nasıl olur? Bilgi kaynağına göre değişir. Kaynak: “Medium” (medya).

Umberto Eco, bu romanında bizlere medya adlı madalyonun, muktedirler sınıfında bireylerin yer alabilmek adına, öteki yüzünde ne gibi işler çevirdiğine dair sunumlar yapıyor. Gazetecilik mesleğini tüm çıplaklığıyla farklı katman ve statüleriyle masaya yatıran büyük usta; medya patronlarının ve olmaya aday olanlarının yalanlar, spekülasyonlar ve manipülasyonlar üzerinden kitleleri nasıl psikolojik çağrışımlarla gazete sayfalarından etkilediklerinin, bunu kazanç hanesine şantaj yöntemi ile nasıl yazmaya çalıştıklarının öyküsünü anlatıyor. Hatta öyle ki, herhangi bir basın mensubunun bu vahşi kapitalist ortamda para, cinsellik ya da statü kazancı uğruna kalemini satabileceğine de değiniyor. Bu mide bulandırıcı ilişkiler yumağını ve toplumun medya okuryazarlığı hususundaki cahilliğini dert edinip böylesi bir eser ile bizleri tanıştırıyor.

Bu bağlamda aslında hiç çıkmayacak bir gazete üzerinde spekülatif ve sansasyonel tehdit içerebilecek haberlerin profesyonel bir dille yapılması için kollar sıvanır. Kitabı okurken karşılaşacağınız Maia karakteri ise toplumun vicdanı olarak örselenen ahlakın temsilidir.

Günümüze bakıldığında ise romanda anlatılan bu gazetecilik ile piyasaya çıkan gazeteler arasında niyetsel ve yaklaşımsal benzeşimler kurabilmek çok mümkün.  Öyle ki, ülkemizde basın, sosyal yaşam gibi adeta gettolara bölünmüştür.  Herkes tarafı olduğu çıkarları uğruna, gerçeği görmezden gelip çarpıtmaktan çekinmez olmuştur. Basın alanında bir taraf olunacaksa eğer bu da kamu yararı, insan hakları, demokrasi, özgürlük, barış ve eşitlik ilkeleri olmalıdır. Ülkemizde demokrasiye ulaşamadan kapitokrasiye yapılan hızlı küresel geçiş ne yazık ki kamu yararı olgusunu bireyin ve sermayenin çıkarı için her yolun mübah olduğu yöne çevirmiştir. Çünkü kapitokrasilerde devletlerin yerini şirketler, halkın yerini patronlar, hukukun yerini ise sermayenin eko-politiği almaktadır. Bu bağlamda irdelendiğinde, romandaki gazetecilik örneğinin, halkın yerine patronlara hizmet etmesi ve tek amacın muktedirler sınıfında yer alabilmek olması kabul edilebilir bir etik değer taşımamaktadır.

Romanda geçen gazetecilik algısının, okurların sömürülmesi, yalan ve kamu yararı taşımamasından mütevellit, doğru bulunması söz konusu olamaz. Nitekim resmi tarih yalanlarının da yazar tarafından dert edindiği ve bu bağlamda kuşkucu bakış açısının geliştirildiği görülmektedir.  Bu hususta gerçeğe ulaşabilme ihtimalini taşıyan haber emekçisinin kurban edilmesi, yine basın alanında doğruları kovaladığınız zaman karşılaşılan ölümcül tehditleri de gözler önüne sermektedir.

Eserdeki en etkileyici yaklaşımlardan biri ise, televizyon karşısında önemini yitiren gazetenin ancak yarından haber verebileceğinde yeniden ilgi odağı olacağına dair yapılan saptamadır. Lakin bu da gazetecilik değil, kâhinlik demektir. (Köşe yazıları ve şahsi yorum, öngörüler hariç).

Umberto Eco, “Sıfır Sayı “’da yaşamı doğrudan ya da dolaylı olarak yüksek önem seviyesinden etkileyebilecek olan medya üzerine, gazetecilik alanından doğru ve kuşkucu eleştirilerde bulunarak, gerçeği aradığımız yollarda zihinlere ışık tutmayı ve en önemlisi sorgulamayı (Socrates öğretisi) okurlarına iletebilmektedir.

Haydi öyleyse kapağı çevirin ve Umberto Eco’nun kurgusunda medya materyallerinin perde arkasını keşfedin. Artık yalnızca camdan yansıyanları değil, stüdyonun bütününü de görme şansı bulacaksınız.

0 725

Burası bir İletişim Fakültesi. Gündem Gazetesi ise öğrencilerimizin katkı koyacağı, takip edeceği ve edineceği deneyimle teorik bilgilerini eşleştirerek gazetecilik mesleğine hazırlanacağı bir ortam. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki akademik ortam reel yaşamda karşılık bulacak nosyonu aktarmada bir hayli kusurlu. Öğrenim ortamında elde edilen bilginin alan deneyimiyle pekişmeden herhangi bir etki yaratması olası değil. Bu bir yana, mesleki teorik-pratik bilgi ve deneyimlerin toplamı bile insanı bir tavır insanı yapmaz; sadece meslek aydını yapar.

Söz konusu durum sadece yüksek öğrenim öğrencileri için değil akademisyenler için de geçerlidir. Ders ortamında dolayıma sokulan mesleki ve akademik bilgi sosyal ve politik düzlemde karşılık bulmuyor. Birilerinin etik, ifade özgürlüğü, haber hakları, insan hakları gibi kavramları sadece bildiri aktivizmi çerçevesinde dile getirmesi yeterli değil. Mesele süreklilik arz eden ve sadece tepkisellikle sınırlanmayan ideolojik bir duruş ve sosyal sorumluluk olarak algılanmalı.

Can Dündar ve Erdem Gül’ün tipik devlet otoritesi refleksleriyle hapse atılmaları ne bir ilktir ne de son olacak; ta ki devlet denen kurum sona erene kadar. Ama görülüyor ki sosyal medyada, basılı ya da internet gazetecilik ortamında kınama ritüelleriyle yetinmeyi etikten sayan insanlar var. Aydınlanma ve özgürlük mücadelesi bir film arasında konan reklama benzemez. Benim hayatım böyle bir kavganın içinde geçti. Akademik bir ortamda görev yapmış olmam da buna engel olmuyor. Yirmili yaşlarda köşe yazarlığına başladım ve hala hararetli bir şekilde yazılar yazıp kitaplar yayınlıyorum. Yaptıklarımla savunduklarım arasında bir yarılma yok.

Özellikle gazetecilik öğrencilerine bir yol adamı olarak tavsiye etmem gereken bir şey varsa, o da, özle sözün bir olacağı bir meslek ve aydınlanma insanı olmaya özen göstermeleridir. Başkalarının mücadelesine tanıklık yaparken empatiden öteye gidemeyen patetik yaklaşımlar yerine, devingen bir fikir girişimcisi olarak kendi varlıklarına anlam vermeleri daha yerindedir. Onayıcı ya da yerici roller vicdanları rahatlatabilir ama bu da bir seyirci olma durumudur. Hakikatin peşinde olmak ve yılmadan insani değerlerin yaşamasına ve yer edinmesine katkı koymak vazifeden sayılmalı.

Can Dündar ve Erdem Gül sadece gazetecilik yapmıyorlar, hakikatin peşinde olmayı bir insanlık vazifesi sayarak sorumluluklarının bilincinde davranıyorlar. Buna katılan ya da katılmayan olabilir ama gerçek şudur ki toplumun haber alma özgürlüğü hiçbir gerekçe ile sınırlanamaz. Katılımcı demokrasi ve saydam yönetim bunu gerektirir. Şu akademik ortamda gazetecilik öğrenimi gören gençlerimiz –hayatta nelerle karşılaşacaklarını öğrenebilmeleri açısından– gündelik yaşamdan tutun da geleceğin planlanmasına kadar atılan her adımı izlemeleri gerekir… Hayata dokunarak…

Birilerinin yaşadığı acıyı kendi vicdanına meze yapmadan… Etik budur.

0 681

Oldukça göreli bir kavram sayılsa da, insan evladının kendini bildi bileli evire çevire kendine ölçü saydığı bir kavramdır “güzel”. Her dönemin güzeli, her dönemin güzellik algısı yaşamdan beklediklerimizle ilgili şekil alıyor ve bu şekilci yaklaşım yücelik duygularımızı da besleyerek gündelik yaşamdaki davranışlarımıza yansıyor. Sonra bu güzeli kendimize yakıştırmaya ve bu güzellik anlayışı üzerinden de bir ben algısı yaratmaya çalışıyoruz. Ama bir de bakıyoruz ki o “güzel” diye içinde kendinize yer etmeye çalıştığınız şekil kendinizi inkar etmeye kadar varan bir yabancılaşmanın nedenine dönüşüyor.

Genelde modern düşünce ve gelenekçi  düşünce arasında net ayrılıkların olduğunu gördük yirminci yüzyıldan bu yana. Şimdilerde öyle görünüyor ki kültürel nostaljiyle beslenen bir güzellik eğilimi söz konusudur. Eski, kategorik olarak dışlanmıyor, hatta söz hakkına sahip bir estetik öğe olarak da çağdaş olanın yanında yer alabiliyor. Bunun daha fazla bellekle ilgili bir davranış olduğunu söylesek de beğeni dayanaklarının özünde yatan şeyin doğaya ve doğallığa dönüş olduğunu da söyleyebiliriz.

Kusursuzluğun yerini ham görünümler, yapay malzemenin de yerini organik malzemeler alıyor. Bu doğaya ve doğallığa dönüş hamlesi insanın kendi özüne doğru evirilmesini de içerir. Güzel olan artık doğal olandır da. Peki bu sadece bir beğeni dürtüsüyle ortaya çıkan bir eğilim mi? Hayır değil! İnsan farkına varıyor ki ne kadar doğadan uzaklaşırsak o kadar kendi özümüzden uzaklaşıyoruz…

Güzel artık bir yücelik duygusunun değil, olağan olan, doğal olanın hissiyatıyla karşılaştırılabilen bir kavramdır. Güzel, yapay abartılardan arınmış, zoraki bir görünüm, zoraki bir şeklin nesnesi değil artık. Peki belirgin bir genelleme yapabilir miyiz? Zor. Bunun farkında olup, genel geçer değerlerden arınarak kendine özerk bir konum edinebilen bireylerdir bu eğilimde olanlar. İşte bu yüzdendir ki hala çelişkiler içinde yaşamaya devam edecektir insan evladı.

Bunları neden yazma ihtiyacı duydum? Bir üniversite ortamında yaşıyoruz. Akademik olsun gündelik yaşam olsun, güzel olan ve çirkin olan arasında, hatta iyi olan kötü olan arasında daha da ileriye gidersek doğru olan ve yanlış olan arasında –her ne kadar göreli olsa da– ayrım yapabilecek bilgi seviyesine sahip olduğumuzu düşünürsek verimli bir farkındalık ortamında yaşadığımızı düşünebiliriz. Bu gerçekten böyle mi? Hiç de öyle değil. Yaşadığımız çevreden kullandığımız eşyalara kadar insan ve nesne arasında oldukça kaba saba bir ilişki var. Kılık kıyafetten, çevrenin ve içinde yaşadığımız mekanların kullanımına kadar dar anlamda bir Vandalizm ortamından bahsedebiliriz.

Çevremizin yıkık dökük halleri, bakımsız alanlar ve trajik bir terk edilmişlik hali… Varlığımıza anlam verme çabalarımızda eksik olan nedir acaba? Üniversitelinin kendine soracağı soruların başında gelen bir anomali… Güzeli aramaya başlasak mı?

0 705

Şunu iyice bellemek gerekir ki, yüksek öğrenim ortamında akademik programın dışında olan, alana yönelik her türlü aktivite en az ders programı kadar değerlidir. Bir öğrenci olarak edinilen bilginin gündelik yaşamdaki ilgi alanına yönelik davranışlarımıza biçim vermesini istiyorsak ders ortamının dışında olan söyleşi, seminer, panel ve atölye çalışması gibi etkinliklerde yer almamız gerekir.

Üniversitemiz gerek tanıtım birimiyle gerekse kulüpler üzerinden bu tür etkinliklerin gerçekleşmesine olanak sağlayan desteği esirgemiyor. Bu desteği iyi kullanmak ve yerinde taleplerde bulunmak elbette ki öğrencinin sorumlulukları arasındadır. Öğretim kadrosunun önerileri ve desteği öğrencinin isteme iradesine yanıt veren bir nitelikte olması gerekir.

İstemek öğrenmenin yarı yoludur. İsteme iradedir, duyarlıktır… Yaklaşma, karşılaşma ve aşma hallerini besleyen zihinsel bir iştahtır. Öğrencinin böyle bir iştahtan yoksun olması öğrenme yetilerinin körelmesine neden olduğundan gördüğü yüksek öğrenimin de anlamı kalmaz.

Sadece bakmak yetmez, bakmasını bilmek de gerekir; bu bir algı yordamıdır ve öğrenilir. Yargı dayanaklarını inşa etmeden fikir sahibi olmak fikrin oluşum süreçlerine yabancı olmanın göstergesidir. Bir üniversite ortamında böyle bir boşta bulunma işin tabiatına aykırıdır. Üniversiteler meslek aydını yetiştirmek için değil evrensel değerlere sahip entelektüeller yetiştirmek için kuruldular. Alan bilgisi ve uzmanlıklar sadece aklın bilime yönelik odaklandığı işlevsel birer zeminden ibarettirler. Ne bilim ne de sanat felsefeden yoksun inşa edilemez, öğrenilemez. Deney ve bilgi, kuram ve pratik bilimin ayrılamaz ikilileri olarak öğrenim ortamlarının vazgeçilmez dayanaklarıdırlar.

Öğrenmek okumaktır, tartışmaktır, gözlemlemektir, bilgiyi sınamak ve kılgıya dönüştürmektir ama her şeyden önemlisi öğrenmek, kendini özerk bir kimlik olarak yeniden inşa edebilmektir. Yüksek öğrenim, bireyoluş sürecinin bilgiyle beslendiği bir süreci içerir. Bilginin sadece kültürel ya da sosyolojik bir rolü yoktur; aynı zamanda toplumsal olarak da ekonomik kalkınmanın ivmesine hız katacak bir katma değeri vardır.

Öğrenmek öğrencinin işidir. İş emektir, sevgidir, özveridir, özsaygıdır… bilmek mutluluktur diyordu Aristo… Öğrenmemek ve bilmemekse acınası bir yetim kalmışlık olsa gerek.

0 727
Fırat Necati Güner

Mağusa’da çıldırtan bir trafik yoğunluğu var. Özellikle Salamis yolu günün neredeyse her saati yoğun. Hem ucuz araba pazarı hem de ulaşım sıkıntısı insanları taşıt almaya zorluyor. Bu da trafik yoğunluğuna ve park sıkıntısına yol açıyor. İster istemez kaldırımlar işgal ediliyor. Bu nedenle de yayalar zorluk yaşıyor.

Peki bu sıkıntı nasıl çözüme kavuşur? Tabii ki toplu taşıma ile. Belki bu, taksiciler için büyük bir sorun oluşturacak ama toplu taşıma sadece trafik kirliliğine çözüm olmakla kalmayıp, ada genelinde iç turizmi de artıracaktır. Yurt dışından gelen öğrencilerin en çok şikayet ettikleri konu ada genelinde otobüs seferlerinin yetersiz olması. Saatlerin de kısıtlı olması gezmeye çıkan biri için büyük dert oluyor. Mesela Mağusa’dan Girne’ye gezmek için giden bir kişi son arabayı (akşam saat 18:00-19:00) kaçırırsa ya taksiye yüksek miktarda para ödeyecek (200-300 TL) ya da aynı miktarda parayı  Girne’de bir otele verecek. Belki biraz şansı ve cesareti varsa otostop çekebilir.

Toplu taşıma çözümünün Mağusa esnafının da yüzünü güldüreceğine eminim. Özellikle kale içindeki bazı esnafların kışın siftah yapmadan kapattığına şahit oldum. Hatta aynı yerde müşteri yetersizliğinden dolayı bir sene içerisinde 2-3 eğlence mekanı açılıp kapanmıştı.

Kanımca toplu taşımanın geliştirilmesi ve artırılmasının hem esnafın hem de tüm KKTC sakinlerinin yüzünü güldürüleceğine eminim. Toplu taşıma, KKTC’nin kalkınması adına atılan ilk adımlardan biri olmalıdır. Umarım bu konuyla ilgili yöneticiler, bu sorunun da üzerinde durur.

0 1316

Seksenli yılların başından beridir şu Mağusa’nın haline bakarak hüzünleniyorum ve elimden ne gelirse onu yapmak için didiniyorum. Dünyanın en önemli kültürel miraslarından biri sayılan Mağusa Suriçi bu ada insanı için eşsiz bir hazinedir. Efsaneleşmiş yaşanmışlıklarıyla, tarihi eserleriyle, limanıyla, coğrafik konumuyla Doğu Akdeniz’in kültür sanat merkezi olabilecek kapasiteye sahip bir kent. Biz ne yapıyoruz(?) onun yıpranmasına, dökülmesine, çökmesine ve atıl kalmasına seyirci kalıyoruz.

Daha yeni yeni restorasyon değil de konsolidasyon çalışmaları yaparak bir çeşit geçiştirmeye çalıştığımız ödevimiz sınıfı geçecek yeterlikte yapılmıyor. Artık kapsamlı bir projeyle Antik Mağusa kenti yaşama döndürülmeli ve onu dünyanın sayılı kültür merkezlerinden birine dönüştürmek için de çalışmalar yapılmalı.

Şunu da söylemeliyim ki amaç görüntü üzerinden sempati yaratmak değil; aynı zamanda işlevsel açıdan da Mağusa’nın dirilişini gerçekleştirmek lazım. Mekanlar iyileştirilip kullanılabilmeli. Birinci dereceden antik binalar butik müzelere dönüştürülmeli. Mağusa’nın gizli yüzü olan tünellerin turizme açılması sağlanmalı. Çok yönlü bir çağdaş sanat merkezinin sur içine kazandırılması da nitelikli nüfusun sur içine akmasını sağlayacaktır… Üniversitemizin de sur içinde kendine ayrılacak mekanlarda özellikle Mağusa’yla ilgili çalışmalar yapması iyileşme sürecini mutlaka hızlandıracaktır.

Geçen yazım Mağusa’yla ilgiliydi bu yazım da öyle. Geçen gün Mağusa Belediyesi’nde sivil toplum örgütleriyle birlikte konuyla ilgili bir toplantı yapılmış. Otuz yıldır yazmadıysam yüze yakın makale yazdım Mağusa’yla ilgili. Yetmedi belediye başkanlığına adaylığımı da koydum. Söylediklerim insanlara gereksiz ve yersiz geliyordu. Şimdilerde, çevre ya da kültürel miras bilincinin yükselmesinden mi kaynaklanır bilmem Mağusa’yı kurtarma sevdalılarının çoğaldığını görüyorum. Ancak bu girişimler kozmetik gibi geliyor bana. Neden mi? Çünkü azıcık iştahla, gayretle ve duyarlıkla yapılacak olan işler de orada duruyor.

Uzun zamandan beridir gereken yerlere, Venedik Üniversitesi’nden özellikle kale-kent konusunda restorasyon uzmanı olan Prof. Vincenzo Lucchese ile görüştüğümü ve kapsamlı bir proje için çalışmaya hazır olduğunu söyledim. Bu adam dünyada alanında tek tük insanlardan biri… Rönesans mimarisi uzmanı. Gelecek, kendi insanlarımızdan ekip kuracak, uzman yetiştirecek ve tüm bunları ücretsiz yapacak. Galiba sorun da burada… deneyimlerim onu gösteriyor ki bu lafazanlıklar daha epey zaman sürecek. Bir anlaşma olmazsa Mağusa’nın iyileşeceği yok…

0 1036

Üç maymunla sembolize edilen bir Japon atasözü: ‘‘Gör-duy-konuşma.” Görüyoruz, duyuyoruz, konuşuyoruz ama değişen bir şey yok. Duyarlı birçok insanın üç maymunu oynamaması bir işe yaramıyor çünkü üç maymunları oynayanlar yetkeyi temsil edenlerin ta kendileri. Her şey olacağına varıyor ve son dakika müdahalesi olarak bazı hamleler yapma gereksinimi ortaya çıkıyor. Yani zorunluluk kapıyı çalmadan ve son çare arayışları kaçınılmaz olarak bir kararı dayatmadan bizim yöneticilerin bir şey yapma iştahı yok. Bu her alanda böyle… Eğitimden sağlığa, sağlıktan adalete… Kültür, sanat, kültürel miras zaten dekoratif unsurlar olarak algılanıyor.

Hal böyle olunca çağdaş yaşamdan nasibini almamış bir kent yaşamıyla karşı karşıya kalırız. Mağusa’da yaşamak işte bu tür duyguların akarına sürükler insanı. Antik bir kent; onca tarih, onca yaşanmışlık, onca efsane… Üniversitesiyle eğitim, tarihi eserleriyle bir turizm, kültür ve sanat merkezi olabilecek bir kent Mağusa… Ama yaşlı, ama bitkin, ama kırılgan… Gündelik yaşam ihtiyaçlarının ve geleceğe yönelik tasarıların planlanamadığı bir kent yönetimi. Kaba materyalist, tecimsel kaygılarla kurgulanan bir düzen. Kapkaççı bir  ekonomi anlayışıyla günü kurtarmaya çalışırken geleceğini yitiren bir toplum oluverdik.

İyi de, tüm bu yakınmalar ve marazi kötümserlik ilerleme iştahımızı hep böyle köreltecek mi(?) yoksa, başımızı kaldırıp sorumlu kurum ve şahıslar olarak daha dayanışmacı bir anlayışla gereken neyse onu yapma azmini gösterecek miyiz? Mağusa’nın kentsel doku, tarihsel doku ve sosyokültürel düzlemde kendi öz karakterine kavuşması yaşama dönmesi demektir. Bunun için de kararlılık ve vizyon gerekir. Tarihine, dokusuna, belleğine dokunabileceğimiz bir yaşam tarzının Mağusa kentine kazandırılması kaçınılmazdır; bunun aksi umursamazlık ve değerbilmezliktir.

Mağusa kendi içine çöken çürük bir domatesi andırıyor. Acilen bütünsel bir rehabilitasyon planlamasına ihtiyaç vardır. Konsolidasyon, restorasyon ve çevre düzenlemesiyle birlikte kent müzesi, arkeoloji müzesi ve kültür sanat merkezleriyle çağdaş yaşama öncülük yapacak olan bir kent anlayışına hayat vermek her kurum ve bireyin yurttaşlık ödevi olmalıdır. Ama elbette ki her şeyden önce anlayış, kararlılık ve bilinç gelir… Evet, Mağusa tabutundan çıkmalı! Geriye bir tek yaşam öpücüğü kalır; platonik aşk işe yaramıyor.

0 599
Özgür Karakaya
Özgür Karakaya

Türkiye’nin siyasi hayatındaki en önemli olaylarından birisi de 12 Eylül darbesidir. Üzerinden 35 yıl geçse de zaman aşımı olmayacak bir tarihtir. Amerika Birleşik Devletl’nin Ortadoğu′daki egemenliğini pekiştirmek ve bölgedeki muhalefeti susturmak için giriştiği operasyonunun başlangıcıdır. 12 Eylül öncesi yaşananlar da ABD emperyalizminin onların iş birlikçiliğine dayalı politikalarının yaşamımıza geçirilmesine zemin hazırlamıştır.

ABD emperyalizminin çıkarları doğrultusunda dışa bağımlılıktan oluşacak ekonomik krizin halkın omuzuna yıkılmasıdır. Neoliberal yıkım politikalarının yol açtığı yoksulluğun her geçen gün büyümesidir.

Bu dönemde, 650 bin kişi gözaltına alındı. 1 milyon 653 kişi fişlendi. 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 517 kişi idam cezası aldı, 50´si de idam edildi. 30 bin kişi sakıncalı olduğu gerekçesiyle işten çıkarıldı.

14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurt dışına gitmek zorunda kaldı. 171 kişinin işkenceden öldüğü saplandı. Sanat da 12 Eylül´den nasibini aldı. 937 film, sakıncalı diye yasaklandı. Ne acıdır ki, bu dönemde kitaplar banyo kazanlarında yakılarak, gençlik kitaplardan, düşünmekten uzaklaştırılmıştır.

Suskun, apolitik, köşe dönmeci bir zihniyetin egemen olduğu bir gençlik yaratıldı. Kültür yerlerde sürünürek ışığa kara perde çekildi.

Tüm demokratik kurumlar dikkate alınmadı. Emekçilerin özgürce örgütlenme hakları elinden alındı. Sendikaları,dernekleri ve partileri kapattılar. Bunlarla beraber; liselerde din dersi zorunlu hale getirildi.

Eğitim sistemimize Türk İslam sentezini yerleştirdi. Kuran kursları da katlanarak çoğaltıldı. YÖK gibi otoriter yapı sayesinde, üniversitelerin özerkliği kalmadı. Özgür düşüncenin, yaratıcı bilginin yuvası olması gereken üniversiteler baskıcı kurumlar haline dönüştürülerek kültürsüzleşmenin koşullarını oluşturdular.

12 Eylül´ü yapanların; ülkemizin kaybettiği yıllarda sorumluluğu bulunmaktadır. 12 Eylül´ü gerçekleştiren onlara yol gösteren ve işbirliği içinde olanların yargılanmasını engelleyen maddelerinin kaldırılması gerekmektedir. Diğer bir husus da, 12 Eylül darbesini yapanların toplumun vicdanında kesin olarak mahkum edilmesidir.

ozgur694@hotmail.com