Bakış Açısı

1 964

Basılı basın, sosyal medya ya da internet ortamındaki basın olsun, haber salvolarının arasından ufak sıyrıklarla kurtulmak çok güç artık. Aklı olan ciddi yara alır; çünkü yaralanmak da akıl işidir. İnsanlar yeryüzünde değil de boşlukta salınan bir uzay mekiğinde yaşıyorlar sanki. Saçmalık ve gerçekliğin bu kadar iç içe girmesi ve ‘‘doğru’’nun görece değerler üzerinden yüceltilmesi yanılsamaların hayatımızda çok fazla yer tutmasına neden oluyor. İşte, birkaç aydır deneme süreci olarak internet ortamında yayında olan  Gündem gazetesinin yeni yayın dönemine başlarken aklıma gelen bunlar…

DAÜ İletişim Fakültesi öğrencilerinin bir öğrenim ve deneyim aracı olarak kullandığı Gündem gazetesinin özellikle bir internet yayıncılığı olarak yayın hayatına devam ederken esas hedeflerinin ne olduğunu da bellemesi lazım. Doğu Akdeniz Üniversitesi ve Mağusa’daki kentsel yaşamın kesiştiği yerde üzerimize düşen neyse yapmamız gerektiğini biliyoruz. Kültürel miras, çevre sorunları, kültürel ve sanatsal etkinlikler, üniversitenin kendi etkinlikleri vb. yayıncılık niteliğimizin kapsama alanında olacak. Haber bilinci ve sosyal duyarlık birbirinden ayrı durmayacak şekilde mesleki ve insani ölçüleri kaçırmadan gazetecilik yapmak görevimiz olacak.

Gündem hem kentin hem de üniversitemizin sesi, gözü, kulağı olacak. Sansasyonel haber girişimciliği yerine bilinçlendirmeye yönelik kullanılacak olan dil, ne küçümseyici ne de abartıcı olacak. Güzergahımız belli, hedeflerimiz belli… Yersiz iyimserlikler ya da yersiz kötümserlikler hiçbir şekilde aldatıcı bir dilin enstrümanına dönüşmeyecek… neyse o… Taraftar olacağımız insani değerlere sımsıkı sarılarak, neyi ne kadar savunacağımızı ve neyi ne kadar yereceğimizi de bilerek öğrenim ve uygulamanın sınırları içinde Gündem’i yaşatmaya devam edeceğiz.

Ümit İnatçı
Genel Yayın Yönetmeni

0 496
firatnecatiguner
Fırat Necati Güner

Hayatın garip gölgeleri var. Ne görebiliyorsunuz ne de işitebiliyorsunuz. Ama size aittir, garip olan da bu zaten. Bilinçsizce saklıyorsunuz ama kendinizden.

Dışarıdan o kadar çaresizce gözükür ki bu durum, bazen size insanlar istemsizce acır. O kadar çok sakladığımız şeyler vardır ki hayatta maske seçmekte zorlanırız bazen. İşin komik tarafı artık maskeler karışmaya başladığında ister istemez birini kalıcı olarak seçer ve hayata devam ederiz. Genellikle bu seçim topluma uygun olduğundan karakterimizde belli bir düzene ait olan akıntıya kapılıp gitmeye başlar.

Aslında garip bir paradoks oluşmuş oluyor bu olguda. Düzenden korktuğundan maske takıp kendi farkındalığını gizliyorsun ve gizli kalmak için farklı olanı yadırgıyorsun. İşte bu korkudan dolayı düzen bozulmuyor ve düzen her şeyi yutup genişlemeye devam ediyor.

0 481
Özgür Karakaya
Özgür Karakaya

Sinema oyuncusu, yönetmen, romancı ve öykü yazarı Yılmaz Güney, 9 Eylül 1984 yılında aramızdan ayrıldı. 47 yıllık yaşantısının 11 yılını hapishanelerde geçirdi. Kovuşturmalara maruz kaldı. Ancak O, toplumcu dünya görüşünden taviz vermedi.

Yılmaz Güney, yaşamı boyunca ezilmişlerin yanında yer aldı. Yoksulluğu, sosyolojik bir mesele olarak görmekteydi. Yoksulluğa, ayrımcılığa dair verileri birinci elden toplamıştı. Eserlerinde 12 Eylül´ün esaslı bir eleştirisi, 1980’li yılların çürümüşlüğü, sönen ocaklar, gecekondularda yaşanan ortaçağ manzaralarını görmek mümkündür.

O, olaylara sınıf bakış açısıyla yaklaşır, onları toplumcu dünya görüşünün süzgecinden geçirerek değerlendirir, çözümler sunar. Onun sanatsal yaratıcılığının temelinde bu yan vardır.

Kültür ve sanat anlayışının temelinde diyalektik materyalizm olduğu görülür. Toplumun sürekli bir değişim ve dönüşüm içerisinde bulunduğunu, sınıflararası mücadelenin bu değişimde belirleyici olduğuna ve değiştirmek için bilinçli mücadelenin gerekli olduğu düşüncesine sahiptir.

Toplumun geçmişinde var olan kültür ve sanat birikiminde ileri olan yanlarını sahiplenerek, geri kalmış yanlarının karşısında yer alarak, sanatçının siyasal kişiliğinden koparılmayacağına inanır.

Yılmaz Güney´in sinema dili çarpıcı, akılda kalıcıdır. Sinemacı olarak, yoksulluğu istismar etmeden nasıl anlatması gerektiğinin bilincindedir. O, sinemamızda 1950´li yılların sonlarında yönetmen yardımcısı olarak yer aldı. Kızılırmak, Karakoyun ve Hudutların Kanunu filmlerinde oyuncu yönüyle dikkat çekti. (1966-1967)

1968 yılından itibaren sinemamızda etkili bir role sahip oldu. O sene çektiği Seyit han, sonraki filmler ile önceki filmler arasında önemli bir basamaktı. Çünkü ilk toplumsal içerikli filmiydi. Bu tarihten itibaren halkımızın sosyal sorunlarını anlatmaya başladı.

Seyit han, Umut filminin kapısını açtı. Yılmaz Güney, Umut filmiyle kimi toplumsal gerçeklikleri sinema sahnesine başarıyla taşımıştı. Umut filmi için de şöyle demişti: “İlk tavizsiz filmim.” Bir diğer özelliği de ilk sosyalist filmidir.

Endişe, Zavallılar, Acı, Arkadaş toplumsal sorunları göstermekle beraber toplumsal sorunların sorgulandığı yapımlardı.

Daha sonra; Sürü, Düşman, Yol filmleri, Zeki Ökten, Şerif Gören tarafından çekildi. Yol filmi, 1982 yılında Altın Palmiye Ödülü´ne layık görüldü. En son filmi Fransa´da çektiği Duvar´dır. Bu yapıtta hapishane koşullarını sinema perdesine taşıdı.

yilmaz_guney2Yazımızı Yılmaz Güney´in bir şiiriyle bağlayalım:

Hayat Bize Mutlu Olma Şansı Vermedi
Hayat bize mutlu olma şansı vermedi
Biz kendimizden başka
Herkesin üzüntüsünü
Üzüntümüz,
Acısını acımız yaptık.
Çünkü Dünya′nın öbür ucunda,
Hiç tanımadığımız bir insanın
Gözyaşı bile içimizi parçaladı…
Kedilere ağladık
Kuşların yasını tuttuk.
Yüreğimizin yufkalığı
Kimi zaman hayat karşısında
Bizi zayıf yaptı.
Aslında ne güzel şeydir
İnsanın insana yanması
Sevgili…
Ne güzeldir bilmediğin birinin derdine üzülmek ve çare aramak.
Ben bütün hayatımda hep
Üzüldüm, hep yandım..
Yaşamak ne güzeldir be sevgili
Sevinerek, severek, sevilerek,
Düşünerek…
Ve o vazgeçilmez sancılarını

ozgur694@hotmail.com

0 641
Özgür Karakaya

Bayramlar, insanların yardımlaşmasına, barışmasına görüşmesine vesile olurlar.

Kurbansa, Müslümanlar ile Musevilerin farklı şekillerle andıkları bir hadiseye dayanmaktadır. İlk kurban olayı da İbrahim´in doğacak oğlunu Tanrı´ya kurban etmesidir.

Müslümanlar bu çocuğun isminin İsmail, Museviler ise İshak olduğunu ifade ederler. İshak´ın annesi İbrahim´in eşi Sara, İsmail´in annesi de Hacer´dir. İbrahim´e Hacer´in Mısır´da Firavun tarafından verilmesinin nedeni İbrahim´in çocuk sahibi olamayışıdır.

Önce Hacer hamile kalır sonra İsmail dünyaya gelir. İshak doğduğunda Hacer İsmail ile Hacer´in çöle bırakılmasını söyleyecektir. İsmail Müslümanlar’ın atası sayılırken İshak da Museviler’in. Tek tanrılı dinin peygamberlerinden İsmail´in soyu iki dine ayrılmaktadır…

Museviler kurbanı iç yağlarıyla beraber yakarak tanrıya sunarlardı. Onlar iç yağlarını ve kanlı etini de yemez. Kurban, Müslümanlar’da özellikle Anadolu´da bir paylaşmaya dayalıdır. Yoksulun ve hısmın payları evdekinden ayrılır. Ve pek çok köyde evde yapılan kavurma gelen konuklara ikram edilerek tüketilir…

Kurban Bayramı büyük kentlerde hoş olmayan görüntüler sergiliyor. Öyle sahneler TV ekranlarında yansıyor ki şaşmamak mümkün değil,

Sokaklarda akan kanlar, kaçan danalar, koçlar ve kendini yaralayan bir sürü acemi kasap günümüze hiç yakışmıyor.

Hele elde satır, bıçak. Özellikle çocukların psikolojisini bozan görüntüler uzmanların görüşüne göre de hiç de iç açıcı ve olumlu değil.

Ya o sahneler, hayvan önde eli bıçaklı kişiler arkalarında. O danalar, koçlar bir fırsatını bulursa kaçacak. Adam heyecanlı hayvan ise tüm gücüyle direnmekte. Hem de son dakikalarını direnerek yaşasa fena mı olurdu?

Bol pantolonlu ya da şalvarlı kara bıyıklı peşinde. Elde bıçak, ip, satır sopa Tanrı ne verdiyse tutsa kesecek. Hayvan direniyor. Dirense de sonunda sonu kesilmek. Eli kanlı kasap onun peşinde çünkü ve oldu bitti bu iş bitti diyecek. Sonu kesilmek. Sonra kan, işkembe, bağırsaklar, kelleler… Hayvan hakları savunucularını ve hayvan severlerin içini de cız ettiren bir sürü manzara.

Ya çocuklar, iki üç gün önce eve getirilen çocuğun duygusal bağ kurduğu hayvanı keserken ona gel bak deden koyunu kesecek şimdi, büyünce sen de keseceksin denilerek çocukların uykusuz kalmalarına neden olacaktır. O kadar mı bu etki? Hep sürecek yaşamında belki de…

Her şey adak, bir tutam et için mi? İyi parçayı alan mutlu. Peki ya onca kanlı, bıçaklı sahneler; barbarlık ve vahşet sayılmıyor mu?

Bu bayram zamanlarında şunlar yapılabilir: Bir kuzu budu yerine bir aylık yakacak bağış yapılabilir. Kurbanlık parası ihtiyaç sahiplerine dağıtılabilir. Son yıllarda bunları görmezden gelemeyen bir çok insanın böyle yapması içimize biraz olsun su serpiyor, o kadar…

Can Baba* da Kurban Bayramı için “Bayramlık”ta şöyle diyordu:

Koyunlar keçiler ve koçlar için
Ne kadar bayramsa Kurban Bayramı
Bu barış var ya, bu barış
Cephedekiler için o kadar barış.

ozgur694@hotmail.com

*Can Yücel

0 628
Özgür Karakaya
Özgür Karakaya

Muhafazakarlık “muhafaza etmek” korumak anlamına gelmektedir. Kökleri antik çağa uzansa da gerçek anlamda temelleri 18. yüzyılda atılmıştır. Muhafazakarlıkta din de önemli bir yere sahiptir. Toplumda esen değişim rüzgarlarına karşı olmaktır. Özgürlük yerine cemaat bağlarının savunulmasıdır. İnsanın korkularına teslim oluşudur . Kendisine benzemeyenden geri duruşu getirmektedir. “Biz babadan böyle gördük” söylemini de içerisinde barındırmaktadır.

Serbest piyasa ekonomisi taraftarlığıdır. İçinde bulunduğu ekonomi politikanın ve toplum düzeninde en iyisi olduğunu var saymaktadır. İktisadi politikalara ve toplumsal düzene getirilen eleştirilere de karşı çıkmaktadır. Ve sorgulayan teorinin karşıtı durumundadır. Eleştirel düşünceyi de tehdit olarak görmektedir.

Muhafazakarlıkta hak alınmamaktadır, hak birileri tarafından bahşedilmektedir. Erkek iktidarınında kadın tabusu özelliği de yer almaktadır. Muhafazakarlık insanoğlunun yanılabilirliğine ve yanlış işler yapmaya eğimli olduğunu da savunmaktadır. Olay ve olguların tanımlanmasında ve yönlendirilmesinde toplumun yönetiminde ve değişmesinde dışarıdan bir ideale gereksinim duymaktadır.

Yeniliği de taze fikirlere de sıcak bakmayıştır. Yabancı kültür akımlarını da kendi dünya görüşüne göre kodlayarak bünyesine katmayı getirmektedir. Radikal dönüşümün de karşısında yer alarak, aydınlanma felsefesine ve akla da karşı çıkmaktadır.

Hiç bir değişime öncülük etmemektedir. Rönesansı ve reformu gerilemenin adımları olarak görmektedir. Geleneğe önem vererek yerleşmiş adet ve kurumları sürdürme eğilimindedir.

Evrimi yavaş ilerlemeyi ve sınırlı reformun insanlığın doğal durumunu yansıttığını belirtmektedir. Özel mülkiyetin kurumsallaşmasını toplumsal istikrarı sağlamada önemli bir etken olarak görmektedir.

Muhafazakarlık, toplumda tutulması gereken ve gerekmeyen değerlere toplumun refleksleriyle ulaşmaya çalışmaktadır. Toplumun değişmesine direnç göstermektedir.

Devletin kürtaj ve cinsiyet değiştirme ameliyatlarını desteklemesini de kabul etmemektedir. Ayrıca insanların eşit olmadığını ve hiç bir zaman da olmayacağını savunmaktadır… Sosyal eşitlik ve sosyal adalet ilkesini de benimsememektedir.

Toplumsal yaşamın amacı özgürlüklerden öte otoritedir. Çoğunluk yanlısı olmayı getirmektedir. Değişime duyulan tepkiyi ifade etmektedir. Tek düze ve tek ses bir toplum yaratmaya dayanmaktadır. Kökten değişikliğin de karşısında yer alıştır muhafazakarlık.

Görsel: Angel Boligan
ozgur694@hotmail.com

0 658
Özgür Karakaya
Özgür Karakaya

Emek, bir bebeği büyütmek kadar zor, ama bir o kadar da güzeldir. Sabretmektir, beklemektir. İnsanın dünya için gösterdiği saygı duyulacak çabadır. Dünya’yı kuran söz ve sevginin en güzel sunumudur. İnsanın tekrar sevme sebebidir.

Akşam eve sıcacık bir ekmek götürmenin, sevdiğinin yanaklarına sıcak bir öpücük kondurmanın bedelidir. İnsanın doğayı değiştirmek ve kendi yararına kullanmak için oluşturduğu bilinçli çalışmadır.

İş için uğruna verilen alın terinin her damlasıdır. Çevrendekilere çıkarsızca yaptığın iyilik ve özveridir. Emeğin en yüce değer oluşu, ona bu niteliği veren insanın erdemli olmasıdır. Elle yapılmış ayakkabı daha değerlidir. Elle açılan börek daha lezzetlidir. Emek verilerek elde edilen vergisi ödenmiş servetse daha makbuldur.

Anamalcı sistem sürekli bir kaos içindedir. Sömürüye dayanan çalışma insani niteliklerin yitirildiği bir noktadır. Bunun değiştirilmesi ancak sömürüyü ortadan kaldırmakla mümkündür. Emeğin en yüce değer oluşu da sol düşüncenin temel kaynağını oluşturur. Solun bir amacı da emeğin insanca yaşamasını sağlamaktır.

Bu koşulları örgütlenerek ve toplu sözleşmeyle ekonomik hakları yükseltmeyle mümkündür. Kararlı mücadele de meyvesi olan ağaç gibi ürün verir.

Emek insana özgüdür. İnsanı insan yapar. Emekten yana olmak,özgürlükten ve insandan yana olmaktır.
Şennur Sezer’in Sabah Türküsü şiirinden bir dörtlüğü anımsayarak emeğe ses verelim:

Sabah Türküsü
Bir sabahın üç kapısı var göğe
Biri emek
Ellerinde ışıyan
Işıt gitsin
Yol boyu
Yürüsün.

0 612
ozgurkarakaya
Özgür Karakaya

Konformizm , aykırı olma, uyumlu olma, uygitsincilik anlamına gelmektedir. Genele ters gitmekten çekinmektir.Düşük profili olma kalabalığın icinde de bilinmeme eğilimidir. Sivri olmaktan da geri durmaktır.Kökten değişimin de anti tezidir. Mücadelenin karşısında yer almayı getirmektedir. Reddetmeyi de red eden günümüzün küreselleşen dünyasında ortayolculuk, apolitizmle birlikte kolkola olan bir akımdır. Korkudan da beslenmektedir.

Asgari ücretle çalışıp asgari ücreti yetersiz bulana karşı çıkışı da getirmektedir. Ülkedeki yaşam koşullarının ne kadar zor olduğunu bilerek, bunu görmezden gelişin adıdır konformizm. Sistemin bizlere dayattığıysa, uyumlu olmanız karşılığında rahat etmemizi vaad etmektedir. Ama işler öyle olmamaktadır ki; bu durum diğerlerinin sömürülmesine sebep olmaktadır.

Konformizm uzlaşmacılığı her yola gelişi de getirmektedir ve itaate de açıktır. Ve Çoğu kez “kraldan kralcı kesilmeyi” de getirmektedir. Her zaman her koşulda kişilere umursamazlık aşılamaktadır. Acizliğin de kutsanarak,. Kişinin de kendisini koruyarak sisteme çark etmesidir.İçinde bulunulan durumu meşrulaştırma ve kabullenme eylemidir. .

Egemen olan sistemin düşüncenin de desteklenmesidir. Sorgulayıp,değişip ve değiştirmektense kişinin kendisine dayatılanı yerine getirmeyi uygun görmesidir. Genel kanıyı da aykırı şeyler söylememektir.Her türlü değerlerden ve iddalardan vazgeçmektir. Var olanla yetinmektir. Örgütlenmemeyi öğütleyen azıcık aşım kaygısız başım gibi sindiren söylemleri de benimseten anlayıştır konformizm.

0 709
ozgurkarakaya
Özgür Karakaya

müfrit havuzlu bahçelerde
ve koskocaman evlerde
umursamayıcılar…

TAMER UYSAL

Hayat yürüdüğümüz bir yol. Farklı kollardan geçim denilen zor zanaatla yaşamsal sorunlarımızı aşmaya çalışıyoruz. Tüm kapıları açan parayı kazanmak için her şeyi yapanlarımız var. Peki para açabilir mi her kapıyı, aslında satın alabilir mi ki kişiyi?..

Para veriyorsun “mal” alabiliyorsun ihtiyacını görmek için onunla işini görüyorsun. Oysa Orhan Veli Kanık “Hava bedava bulut bedava” demişti ne güzel. Ne söylerdi eski bir şarkıysa; “para para para varlığı bir dert yokluğu yara”. İki deyiş arasında ne büyük çelişki…

Kimimiz için cebimizde hiç durmadan gidecek bir yeri olan “gider” iken onca sıkılmanın gayesi nedir, ya insanların ona ulaşmak için attıkları sayısız taklanın anlamı ne olabilir?

O halde para denilen şey kimi için elimizin kiri, kimi içinse bir amaç. Öyle ya bazılarının bu yolda her türlü çiğlik yapışına kaçımız şahit olmuşuzdur. Onlara sorarsanız bu bir haktır ve bazen her yol mubah sayılmaktadır. Türlü dayanaklar bulurlar yoksa da uydururlar.

Çalışma ile para kazanma asla birbirine karıştırılmamalıdır. Elbette bir hak olan çalışmak yaşamın şartıdır. Fakat bu hak kullanımının şekli vardır, eskilerin deyimiyle adab-ı muaşeret denilen çoğumuzun uymak zorunda hissettiği görgü kuralı denilince toplumca genel kabul gösterilen kurallar çerçevesinde yapılan çalışma kastedilmektedir. Çalışan hepimizin dostudur.

Öte yandan konunun ahlak boyutunun dışında ünlü birkaç sözü dile getirmenin faydası var. W.Shekeaspeare para için “evrensel bir fahişe” der. Goethe ise “ulusların p*zvngi” ifadesini kullanır. Halk arasında da türlü argoya kaçan hatta argo ifadelerle anılan ancak bunca sıkıntıya katlanıp kantarın topuzunu kaçırtan bu “el kiri”nin eskiden tefeci denen faizcileri vardı. Hatta faizcilik ile nam salan kişilere yaptıkları işle ilişkili lakaplar da takılırmış.

Bugün de var. Esnafın yine tefeci elinde hiçbir şeyi değişmedi ülkemde. Yıllar geçse de her geçen gün kötüye giderken vatandaşımın pazar filesi her geçen gün ufalmaktayken bazılarınınki şişiyor bir yanda. Alım gücü resmi rakamlara göre yüzde 40 oranında düşerken eski tok gözlü alışkanlığıyla “olsun buna da şükür” deyip geçiyor güzel insanlar. Asgari ücret 403 YTL olmuş nasıl geçinilir bu rakamla? Yoksulluk sınırı 1000 YTL’ye dayanmış, 4 kişilik ailenin mutfak masrafı 600 YTL üstelik demiyor halkım. Çoğu kişinin ek işle yaşamak zorunda kaldığı ülkemde uluslar arası kabul görmüş günlük çalışma saati 8 saat iken yaşadığı zorlu koşullarla bile bunu önemsemiyor halkım çünkü onun için geçim derdi ağır basıyor, Rızkını yeterli bulup bağrına taş basıyor.

Kendini öyle avutuyor halkım. Bir yanda milyonlarla oynayanlar bir tarafta onlar. Yoksulun yoksullaştığı zenginin varsıllaştığı bir acayip döngü sürüp giderken “yiyin efendiler tıksırıncaya kadar yiyin” diyen Tevfik Fikret’in, Aşık Mahsuni Şerif’in türküyle dile getirdiği “yoksulun sırtından doyana doyana” sözleri çoktan unutulup gitmiş, anlamını yitirmiş.

Arada uçurumlar, sıkkın yüzler, karamsarlıklar var oysa… Sonu yok şimdi yemenin. Katlar, yatlar, villaların sonu yok. İçinde insanın değerinin olmadığı bir oyunda duygu ile düşünce yokluğu sadece kuru bir yapı ortaya çıkarmış gitmiş.

Çıksa ne olurdu, ne olurdu ki turşusunu bile kuramayacakları onca hırsın onca kurdun yaşamlarında yaşarken katacakları sermaye büyüklüğünün yazdıkları. Ne yazar, kaç yazar topu topu parayla kurdukları egemenliklerinin dışında yaşarken kaybettirdiklerinin dışında…

Türkiye dışarıya eskisinden daha bağımlıdır. Onlara sorsanız bir gün ekonomi düzelecek her şey bitecek. Bir ülkenin gelişmesi ekonomik bağımsızlıktan geçer sözleriyle avunmuş yıllarca insanımız. Nazım Usta “beyler bu vatana nasıl kıydınız” şiirleriyle hesap sorduğu gün yargılanmış vatan hainliğinden, oysa vatanları dışında aziz bir şey olmadığını beraber mutlu ve müreffeh yaşamayı hak ettiklerini kastettiği anlatılamamış onlara…

Ya başkaları, öbür sorunlar…

Ülkemde her geçen gün ağaçlar kesiliyor, ülkem yanıyor, yurduma can veren akciğerler kanıyor. İlkokullarda öğretilen güzel bir şarkı var: “Yuvadır kuşlara örtüdür toprağa can verir doğaya ormanlar yurdumda”…

Talan, vurgun devam ederken vatanın tabii güzellikleri korunmuyor. Oysa o güzellikler kolayca ortaya konmadı yıllar boyu. Ucuz hamasi nutuklar onları kurtarmaya yetmiyor. Bir fidan ne kadar sürede ağaç olur gölge yapar altında serinletir bizi. Öyle ya insana değer vermeyene bitkinin ne önemi var.

Bazı insanlarımız fazla kazanç uğruna doğal güzellikleri de hiçe sayıyor. Yaşanılası çevrenin yok oluşunun ardından sonuçlar geliyor, kuraklık ve pahalılık… Sonra arkasından deniyor ki suyu idareli kullan… Gösterme parklarla yeşile sahip çıkılıyor. Yeşil alanlar bir bir parsellenirken yine büyük bir çelişki sergilenmiş oluyor. Dertli Divani’nin sözlerindeki gibi şu yaşanılası dünyanın ne tadı ne tuzu kaldı.

Güzelliklere sahip çıkmak bu güzellikleri bizden sonrakilere bırakmak gibi önemli bir sorumluluğumuz varken. Doğadaki canlılar bizi bir gün terk edip giderlerse insan oluşumuzun da önemi kalmayacak.

Karbondioksit oranı yükselip oksijen kalmazsa… Kuşlar ölür, çiçekler açmaz, kar yağmaz ise…

Geçim derdinin yanında daha büyük bir gerilim başlayacak. Bu gerilim zengin fakir diye ayırmayacak, temiz havaya hasret kalacağız hep birlikte…

Bu gidişatın sonu nedir?

Nazım Hikmet’in dediği gibi “yüreklerin kulakları sağır”. Yoksa bir fırtına öncesi sessizliği mi? Acaba insanlık için sosyal bir patlamanın koşulları mı oluşuyor diye sormadan edilemez…

Ama tık yok, sesler kısılmış sanki!

Bir yanda can çekişen doğa, bir yanda çoğunluğu günde 1 YTL’yla geçinmeye çalışan insanlar. Dinmeyen Müzik grubunun şarkısındaki gibi “bir ülkem var düşlerimde gördüğüm” Düşlenen o ülke neden böyle? İnsanlar niye böyle?

Hiç bir zaman hesap soramayan halkımız… Ancak her şeye rağmen hayalleri öldürmemek gerektiğini öğrenmeli. Çünkü insana umut veren onlardır. Yaşam acısı ve tatlısıyla sürerken yaşananlardan ders çıkarıldığı sürece ileri adımlar atılabilir çünkü. Daha doğrusu iyi yaşamanın kapıları zorlanmalıdır. Yoksa aynı hatalar tekrarlandıkça yerinde saymak kaçınılmaz olacaktır.

G.Santayana’nın deyişiyle “geçmişi hatırlamayanlar onu bir kez daha yaşamak zorunda kalacaklardır”.

Öyle değil mi? Hem de bütün acısıyla birlikte…

2007

0 864
ozgurkarakaya
Özgür Karakaya

“Önyargıları yok etmek atom çekirdeğini parçalamaktan daha zordur”. Albert Einstein

Dogmatizmin kökleri Antik Yunan’a kadar uzanmaktadır. “Körü körüne inanılan öğreti” olarak tanımlanmaktadır.

Sabit ve değişmez kurallar bütünüdür.Doğru ya da yanlış olduğunu sorgulamadan körü körüne bilgiye inanma durumudur.

Tecrübeye dayanan kanıtları da dışlamaktadır. Düşünçe özgürlüğünü ve bağımsızlığını kısıtlayan ya da ortadan kaldıran düşünce şeklidir. Eleştirinin de olmama durumudur.
Ve şüpheciliğin zıddıdır. Bilgi de herhangi bir şüpheye gerek kalmaksızın doğrudan doğruya edinilmektedir.

Her devirde ilerlemenin gelişmenin karşısında yer almıştır. Araştırma, kanıtlama kavramı da bulunmamaktadır.

Diğer hiç bir görüşe de önem vermemektedir. Gözlem, araştırma, deneye de gerek görülmemektedir…

Aklın mantığın ve bilimin karşısında yer almaktadır. Görüşlerde kesin ve tartışmaya yer verilmeyecek bir biçimde öne sürülmektedir.

Davranıştaki roller de kesin ve iyice belirlenmiş olduğu gibi ölçüler de katı ve değişmemektedir.

Dar bir bakış açısını da içersinde barındırmaktadır. Tartışmasız, baskıyla da zorla düşünceyi kabul ettirmeyi de getirmektedir.

Gelişimi ve değişimi inançlara da itiraz edilmesini kabul etmemektedir… Kör bir inançla ispat edilemeyen iddialara boyun eğmeyi gerektirmektedir.

Doğru bir değerlendirme de yapılamamaktadır. Kendini yineleme, düzeltme, onarma ve yeni bir söz söyleme olanağından da yoksundur.

Tarihin bir süreç olduğuna, etkileşmelere ve yenilenmelere gözleri sımsıkı kapatmaktır.

ozgur694@hotmail.com

0 963
ozgurkarakaya
Özgür Karakaya

“ İnsan yaptıklarından ibarettir” – Jean Paul Sartre

İnsana, kendimize duyduğumuz saygının gereğidir yüzleşmek. Bireysel ya da toplumsal hatalarla yüz yüze gelmektir. Hatanın üzerinde düşünmektir. Özeleştiri ve değişim zincirinin de ilk halkasıdır. Kendi kendine hesap sorma eylemidir.

Korkulara da meydan okumaktır. Olayların farkına vararak iyice anlayabilmektir. İnsanın dönüp kendine bakabilmesidir. Geçmişe dönüp onu sorgulama ve tekrar gözden geçirmektir. Geleceği ön görüp “nereye gidiyoruz?” diye durup düşünebilmektir.

Kişinin, siyasal gücün, ideolojik topluluğun ya da bütün bir toplumun kendine ayna tutmasıdır. O aynada gördüğü suretten korkmadan, aynayı da karartmadan kendisi olarak hata payıyla cesaretle karşı karşıya durabilmektir.

Sonrasında atılacak adım da hata veya suç payını kabul ederek özür dileyebilmektir. İnsanın kendisini yaşadıklarını tüm yönleriyle tarafsız bir şekilde ele alabilmesidir. Yüzleşme, yurttaşlar ve halklar arasında güvenin inşa edilmesi icin gereklidir. İnkarla güven inşa edilemez.

Önemli olan da vatandaşların ve ulusların birbirlerine olan güveninin kurulmasıdır. Yüzleşmek, üstlenmekten ötedir. Mağdur olanlara “sizce adaletin anlamı nedir?” diye sorabilmektir. Nasıl bir toplumda yaşamak istediğimiz ve nasıl bir ortak gelecek kurmak isteğimizi de içinde barındırır.

Çağdaş, demokratik değerlerle birarada olabilmek icin geçmişle yüzleşmek gereklidir. Bunun yapılması için de geçmişin tüm yönleriyle açığa çıkartılması ve barış içinde bir arada yaşanması içinde gereklidir. Yüzleşme, gurur kırıcı bir mesele gibi algılanabilmektedir . Oysa ki, vicdanların diliyle gerçekleşen bir süreçtir. Üzücü olayların tekrar etmesine de engel olmaktır. Hatırlamak ve onlardan bugünümüz ve yarınlar için ders çıkarabilmektir. Yıldönümleri de sadece kutlamak değildir.

Takkeyi önüne koyup düşünmek içindir. Sorunları halının altına süpürmekten vazgeçmektir. Zihniyet değişikliğini de beraberinde getirmektedir. Hafızamıza kazınan resmi tarih yalanlarını geçmişimizden temizlemek için de yüzleşmek gereklidir. İnsanlara zülmü çağrıştıracak isim ve kavramlar da okul kitaplarından ve mekanlardan kaldırılmalıdır. Hatırlanmalıdır ki, yüzleşme toplumsal bir kültür olarak geliştiği oranda bireysel kazanım olarak kişiye de yansıyacaktır.

ozgur694@hotmail.com