Bakış Açısı

1 1259
ozgurkarakaya
Özgür Karakaya

Tecavüz aşma, ötesine geçme anlamlarına gelmektedir. Güçsüzlüğün ürünüdür ve bir saldırganlık türüdür…

İstek dışı yapılan eylemdir. Başkasının hakkına da el uzatmadır. İnsanın yaşamına dair özlük haklarına yapılan müdahaledir ve zorla ele geçirmedir.

Varlığın da yok sayılmasıdır ve saldırmadır. Kurbanın faille evlendirilerek çözüme gidilmesi ise tecavüzcüyü korumak ve yaşam süresince tecavüzü meşru hale getirmektir.

Erkek tahrik oluyorsa kadına tecavüz edebilme hakkına sahip görülür. Bu da geçici zararsızlık anlamına gelmektedir.

Halbuki gün ortasına geceyi indirmek gibidir. Tecavüzü travmatik yapan unsur, anın beyinde sürekli tekrarlanmasıdır.

“Dişi kuyruk sallamazsa erkek tecavüz etmez” ve tecavüzü dekolteye indirmek türündeki yaklaşımlarsa kadını sorumlu tutmak demektir.

Ayrıca savaşlarda ve işkencelerde sistematik olarak kullanılan yıldırma yöntemidir. Kolay yoldan kazanma, üstünlük kompleksidir ve özgüven eksikliğinden de kaynaklanmaktadır. Ötekinin üstüne atılarak vicdanlar rahatlatılmaya çalışılmaktadır.

Cinsel eğitim yetersizliği, bastırılmış cinsel duygular erkek egemen bilinçsiz toplumların açtığı derin bir yaradır tecavüz.

Hile kandırma üzerine kurulu fiziksel şiddet, baskı korkutma gibi yöntemler de kullanılır.

Kadınları değersizleştiren ve onları faydalanılabilir nesnelere veya mülkiyete indirgiyen hiyerarşik toplumsal cinsiyet ilişkileri ve bunlara karşılık gelen değerler duygu kurallarını etkisiz kılarak erkekleri tecavüz için güçlendiren sebeplerdir.

Tecavüzün gıdası ise korku ve gizliliktir. Yalvarmakta tecavüz edebilirim düşüncesini sağlamlaştırmaktadır.

Tecavüz edenle edilen arasındaki temel etkileşim ise, fiziksel egemenlik ve boyun eğme ilişkisine dayanmaktadır.

Eğer ki çocuğa yapılmışsa vicdanların durduğu yer olabilmektedir. Bardan çıkan 20’li yaşlarda bir kadına yönelik hareketse kadın hak etmiş denebilmektedir.

Tecavüzdeki asıl sorun ise, hukuki ve toplumsal olarak farklı anlam yüklenerek tanımlanmış olmasıdır.

Vajinaya ve penise yüklenen anlamlar tecavüzü engelleyeceğine tam tersine teşvik edip tecavüzü kadınların davranışlarına veya yaşam tarzına bağlamaktadır. Her an her yerde her insanın başına gelebilmektedir.

Tecavüze uğrayan kadına da şu denmektedir: Tamam fatura yanlış olduğunu kabul ediyoruz ama siz bunu ödersiniz, sonra işlem yaparız zihniyetiyle yaklaşılmaktadır.

Mağduriyetin kadın kirlendi “artık onu kimse almaz” “iyi kızlara tecavüz edilmez” gibi sözlerle açıklanması ise toplumun geleneksel değer yargılarının yeniden üretilmesi anlamına gelmektedir.

Bu da doğru bir yaklaşım değildir. Hiç bir kadın tecavüzden kurtulmayı başaramadığı için suçlanmamalı ve sorumlu tutulmamalıdır.

Tecavüz çok zor paylaşılan bir saldırı türüdür. Dayatılan çarpık değerlerle tecavüze uğrayan insanları suçluluk duygularıyla başbaşa bırakmaktadır ve gerçek dışı suçluluk algısı da sessizliğe dönüşmektedir.

Tecavüzü görmezden gelmekse kadını mağduriyetle eşleştiren anlayışın devamlılığını sağlayarak kadınlara zarar vermektir.

İnsan okuldan çıkıp tecavüzcü oluyorsa eğitim sistemini tartışabilecek, camiden de çıkıp tecavüzü gerçekleştiriyorsa dini algıyı tartışabilen akıllara ve yüreklere ihtiyaç var demektir.

Ana akım medya ise, kadınların uğradığı tecavüz olaylarını haber haline getirirken faili erkekleri değil mağdur kadınları teşhir etmektedir.

Yaşanan cinsel şiddeti erotik bir dille aktarmaktadır ve magazinleştirmektedir. Tecavüzün bu şekilde sahnelenmesi ve reklam malzemesi olarak sunulması da , cinsel saldırıyı bir görsel şölene dönüştürmektedir, tecavüzü de teşvik etmektedir.

Cinselliğin bir türü gibi gösterilmektedir. Kadın hayır dese de aslında evet diyordur gibi bir algı yanılmasına yol açmaktadır.

Ana akım medyanın dili ise tecavüzü olağan gören ve hafifleştiren mağdurları daha çok geri planda durmasına sebep olmaktadır.

Yaygın medyada yer alan tecavüz suçlarına ilişkin haberler sıklıkla sansasyonel ve okuyanlara dehşetle karışık cinsel heyecan içeren özelliklerle aktarılmaktadır. Yaygın medyayadaki mesaj ise genellikle tecavüze uğrayanındır utanç. Tecavüze uğrayanın hayatta kalmak için tek şansı hayat kadınlığı olarak sunulmaktadır. Tecavüze uğrayan kişinin ailesini de felaket yaşatacağı anlatılmaktadır.

Tecavüz bir iktidar aracı ve şiddet eylemi olarak, her koşulda eşitsiz güç ilişkilerine dayanmaktadır.

Kadın ve erkek eşitliğinin kabul edilmeyişi tecavüzün gerçekleşmesindeki en önemli etkendir.

Çözüm olarak düşünülen pembe otobüs uygulaması da her an tecavüz edilebilen bir grubu korumaya almak demektir.

Kadının her an tecavüze hazır olduğu algısına yol açabilmektedir. İdam cezasının olduğu ülkelerde veriler tecavüzün daha yaygın olduğunu göstermekte idam cezası da yine insanlık suçuna ortak olmayı getirir.

Hadım etmekse tecavüzü yalnızca kişinin hareketine hapseden bunun arkasındanki cinsiyetçi politikanın görünürlüğünü bulanıklaştıran bir ceza biçimi olarak var olacaktır ve olaya duygusal bir yaklaşımdır. Göze göz istemekse ilkelliktir.

Tecavüzün önlenmesi en başta bir zihniyet değişimini beraberinde getirir. Tecavüzün cezası da hapis cezası ve psikolojik destekle sınırlı kalmasında fayda vardır…

Empati geliştirilmelidir, vicdanı susturmamak atılacak adımların dengeli olunmasını sağlar.

Çocuklarımıza kendini korumayı öğretmek toplumsal cinsiyetçilikle de mücadele etmek ve gericilikte de mücadelenin kavratılması önemli bir adımdır.

İnsanların cinselliklerini özgürce yaşayamadığı suça yol açan unsurlarda yoğunlaşılmalıdır.

Çözümlemek için konuşmak, saklanmaması gerekir. Kadın ekonomik olarak ta kendi ayakları üzerinde durabilmelidir. Kadın ve erkek eşitliği temelinde kadın hakları da geliştirilmelidir.

Mağduru ötekileştirmeye, olayı ise sıradanlaştırmaya çalışanlara karşı mücadeleyi de gerektirir. Erkek egemen toplumun erkek kişiliğinin aşılması. Özgür bir toplum tecavüze karşı felsefe bilim doğruluğu ve iyiliği üretecektir.

Medyada ise haber dili ve içeriği tecavüzü normalleştiren başlıklardan kaçınılmalıdır. Tecavüz mağdurlarının başvuracağı adresler de gösterilmelidir. Bu alanda çalışan örgütlerin uzmanların sesleri de duyurulmalıdır.

Devletin de tecavüz ve cinsel şiddeti önleme sorumluluğu hatırlatılmalıdır. Yasal düzenlemeler, uygulamadaki eksiklikler de belirtilerek bunların giderilmesi için yapılması gerekenler de araştırılmalıdır.

Bir diğer noktada da tecavüz ettiği iddia edilen kişinin suçu ispatlanmamışsa kimliğinin gizli tutulması, suçu ispat edilmişse de mesleği, etnik kimliği gibi kişisel bilgileriyle saldırı arasında bağlantı kurulmaması ve damgalanmaması gerekmektedir.

Ayrıca suçun ayrıntılarıyla kurgulanmış canlandırmalar sunulmamalıdır. Tecavüzcülerin suçu savunan ifadelerine de yer verilmemelidir Medya özel hayatı teşhir alanı olmaktan çıkarılmalıdır.

Medyanın bu konuda ortak değerleri ve hasas bir dili olmalıdır. Gözaltında da tecavüzün önüne geçmek için yasal tedbirler alınmalıdır.

Sosyal hizmetler sadece ihtiyacı olana değil tüm toplumu kapsamalı ve yaygınlaşmalı. Ders kitapları da cinsiyetçi öğelerden tamamen arındırılmalıdır.

ozgur694@hotmail.com

0 867
ozgurkarakaya
Özgür Karakaya

Bir insan 9 ayda dünyaya geliyor. Bir insan da onu karnında taşıyor; etini, kanını paylaşıyor, günleri geceleri o kalp atışına göz kulak olmakla geçiyor. Büyümek, gelişmek ve düşünmek kısmıysa daha zorlu, daha uzun bir uğraş. Tıpkı ormanlar gibi. Birden kara eller bir kibrit çakıyor ve tüm bir yaşamı buharlaştırıyor. Şairler yakılıyor ülkemde, insanlar yakılıyor acımadan, belki de zevkle. İnsan bile olmayanlar ateşe veriyor; çığlıklar içinde bedenleri. Gözleri kör ama açık, kulakları çoktan paslanmış. Ölüme gidiyor insanlar. Yangın hiç kesilmeden, acımadan inatla, tütmeye devam ediyor; duman kokusu silinmiyor yeryüzünden.

Sivas katliamında 37 aydın, şair ve sanatçı yandı. Onlar oraya Pir Sultan Abdal′ı anmak için gitmişlerdi. Sivas’ta yüzyıllar önce şiirlerinden başka suçu olmayan büyük Ozan Pir Sultan Abdal’ı asanlar da, 37 masum canımızı yakanlar ortaçağ zihniyetiyle eş değerdir.

O dönemde bazı siyasi liderlerin Sivas katliamı ile ilgili sözleri şöyle idi: SHP Genel Başkanı Erdal İnönü:“Güvenlik güçlerimizin özverisiyle vatandaşlarımızın daha fazla zarar görmesi engellenmiştir.” Başbakan Tansu Çiller:“Otelin etrafını saran vatandaşlarımıza hiçbir şey olmamıştır”. ANAP lideri M. Yılmaz: “Bu. bir futbol maçında bile çıkabilecek bir olaydır.”

Linç kültüründe kartel medyanın rolünü de unutmamak gerekir. Sivas bugün bile kanayan bir yaradır.

Sivas′taki vahşet, aslında aydın düşünceye karşı yapılan bir hareketti. Sivas katliamı Türkiye tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Kimi acılar vardır, diner, kabuk bağlar. Sivas′ta, açılan yaranın acısı dinmedi. Her yılın 2 Temmuz′unda bir vahşetin, bir barbarlığın bağrımızda oyduğu bir yerde, daha da derinlere işleyen bir sızı var.

Şair Ataol Behramoğlu’ da Yangın yeri şiirinin bir dörtlüğünde yaşanılan ortamı şöyle dile getiriyor: “Yalanla kirlenmiş havada güçlükle soluk alarak savunmak gerçeği çoğu kez yalnızlığını bilerek”.

Madımak Oteli’nin müzeye dönüştürülmesi çalınmış bir lekenin “bir ölçüde” silinmesi adına uygun bir davranış olur.

ozgur694@hotmail.com

1 1096
Yazar: Sevde Ezgin, Doğu Akdeniz Üniversitesi Psikoloji Bölümü

(Kitap İncelemesi: Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek – Irvin Yalom)

yalomHer insan hayatının belli dönüm noktalarında, geçmiş yaşantısının muhasebesini yapar. Filmlerin ölüm sahnelerinde gördüğümüz gibi, adeta geçmiş bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçer. Bu dönüm noktaları aslında insan hayatındaki bazı şeylerin ölümünden farksız değildir. Bu sebepten insanlar bu dönüm noktalarında –önemli hayat olaylarında- ölüm anksiyetesiyle karşı karşıya kalırlar. Bu her insanda çok farklı şekilde görünebilir. Şekilleri farklı olduğu gibi yoğunlukları da farklı olabilir. Bazı insanlar bu durumdan çok fazla etkilenmezken bazı insanlarda etkisi çok fazla olabilir.

Kitapla ilk tanışmam –isim olarak- üniversiteye başladığım ilk yıl, bir hocamın tavsiyesi üzerine olmuştu. Bir sene sonra kitabı edinip, bundan da bir yıl sonra yani 2013 yılında kitabı ilk okuyuşumu gerçekleştirip rafa kaldırmıştım. Ta ki bu zamana kadar, 2015 Mayıs. İkinci okuyuşumu da bu süreçte gerçekleştirmeye başladım. Zamanlaması mükemmel olan bir yüzleşme oldu benim için bu ikinci okuyuş.

Kitaba şu alıntıyla başlıyor yazar; “Güneşin ya da ölümün yüzüne doğrudan bakamazsınız.”

Şimdi düşünüyorum da acaba güneşe doğrudan bakmaya korktuğum için mi okumamı bu kadar ertelemiştim.

Ayrıca kitabı ikinci okuyuşumda bir şey dikkatimi çekti. İlk okuyuşumla ikinci okuyuşum birbirinden çok farklıydı. Aslında ilk okuyuşumdan kitabın içeriğiyle ilgili pek bir şey hatırlamıyordum, sadece çok beğendiğim bir kitap olduğunu biliyordum. Fakat kitabı tekrar incelerken bir şey fark ettim; ilk okumamla ikinci okumamda ilgimi çeken yerler çok farklıydı, altı çizilen satırlar değişmişti. Bu da demek oluyor ki, bir insanın bile ölümle yüzleşmesi zaman değişince farklı oluyorsa; aslında her insanın ölüm anksiyetesini bastırma, yaşama ve ölüm anksiyetesiyle yüzleşmeleri farklı farklıdır ve farklı yoğunluklara sahiptir.

Her insan ölümden kendi tarzında korkar. Bazı insanlar için ölüm anksiyetesi hayatın arka planındaki müziktir ve her etkinlik o anın bir daha asla gelmeyeceğini düşündürür. Eski bir film bile içindeki bütün aktörlerin artık toprak olduğunu düşünmeden edemeyenler üzerinde çok güçlü bir etki bırakır.

Bazı insanlardaysa ölüm anksiyetesi daha şiddetlidir. Gece yarısı uykularından her an ölebilecekleri düşüncesiyle kuşatılmış bir şekilde panik halinde uyanırlar.

Ölüm anlamı kişisel farklılıklara örnek olarak;

49 yaşındaki İngiliz terapist olan Julia, yakın bir arkadaşının ölümü üzerine yazar Irvin Yalom’la terapiye başlar. Irvin Yalom’un ona ölümün onu korkutan yönünün ne olduğunu sorması üzerine cevabı net bir şekilde “Yapmadığım her şey.” olur.

Huzurevine taşınma eşiğinde olan Alice evindeki eşyalardan kurtulurken yoğun ölüm anksiyetesi yaşar. Irvin Yalom’un ona ölümün nesinden korktuğunu sorması üzerine; “ben artık olmayacağım… Sonları görmek istiyorum. Oğluma ne olduğunu görmek için orada olmak istiyorum.” cevabını verir. 

Aynı şekilde yazar Irvin Yalom kanserli hastalarla terapi yaptığı dönemde ölüm anksiyetesi yaşamaya başladığını fark edince, fikirlerinden çok etkilendiği Rollo May’e terapiye gitmeye karar verir. 3 yıl boyunca her hafta yaptığı görüşmeler neticesinde Irvin Yalom, ölüm konusunda onu en çok düşündüren şeyin “ölüme eşlik eden tecrit hali” olduğunun farkına varır.         

Evet, yazar Irvin D. Yalom, Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek adlı kitabında bizi bu gerçekle yüz yüze getiriyor. Yazar ölümü anlatmıyor, peşimizi bırakmayan o ölümcül korkuyla yüzleşmemizi sağlıyor. Kitap içerisinde özellikle Yunan filozofu Epikouros’un fikirlerinden yararlandığını söylüyor. Kitapta Epikouros’un felsefenin amacının, insanın mutsuzluğunu gidermek olduğunu ve bu mutsuzluğun kaynağının da her zaman ve her yerde var olan ölüm korkumuz olduğuna inandığından bahsediyor. Özellikle 4. Bölüm olan “Fikirlerin Gücü” bölümünde Epikouros’un bu konudaki yardımcı fikirlerine değiniyor.

Epikouros’un M.Ö. 341-270 yıllarında yaşadığını göz önünde bulundurursak, günümüzde de halen ölüm korkusunu yaşıyor oluşumuz, onun bu düşüncesini daha geniş çapta destekler nitelikte.

Her anı ölümün tamamen farkında olarak yaşamak hiç kolay değildir. Bu güneşe dosdoğru bakmaya benzer: fazla dayanamazsınız. Hayatımızı korkudan donmuş bir şekilde geçiremeyeceğimiz için ölüm korkusunu yumuşatacak yöntemler üretiriz.

Yazar ölüm korkusunu yumuşatacak yöntemlere; insanların çocukları vasıtasıyla kendilerini geleceğe yansıtmasını, daha fazla zenginlik, şöhret peşinde koşmak gibi saplantılı arzuları örnek veriyor. Ergenlerde ölüm korkusuna karşı daha farklı yöntemler görünebilir. Bunlar bazen paraşütle atlama gibi adrenalin içeren sporlar yaparak, ölüme meydan okuma şeklinde görünürken; bazen de şiddetli video oyunları oynayıp ölümün efendileri rolünü üstlenerek, ölüme karşı bir duruş sergileme şeklinde görünebilir.

Kitapta 2 temel bölüm bulunmakta. Kişi ilk olarak uyanma deneyimi yaşayarak kendi ölümlülüğünün farkına varır. Ardından kitap içerisinde özellikle 4. ve 5. bölümde bulunan bazı fikirler yardımıyla; kişinin ölüm korkusuyla, daha anlamlı bir yaşam yer değiştirebilir.

Uyanma deneyimi
Uyanma deneyimi kısaca hayatı daha anlamlı yaşamayı sağlayacak ölümle yüzleşme deneyimidir ve bir nevi varoluşsal şok terapisidir. Kişi uyanma deneyimiyle beraber gündelik varoluştan ontolojik varoluş farkındalığına geçer. Kitapta Alman filozofu Heidegger’in bu iki varoluş tanımına değiniyor. Heidegger’in açıklamasına göre; gündelik varoluşta insan, fiziksel görünüş, mülkiyet, saygınlık gibi çabuk unutulabilecek şeylerin varlığına odaklanıyor. Fakat ontolojik varoluşta, ölümlülük gibi hayatın değişmez özelliklerinin farkına varıp, hayatında daha anlamlı değişiklikler yapmaya açık oluyor. Ayrıca kişinin gündelik varoluştan çıkıp değişimin sağlanacağı ontolojik varoluş farkındalığına geçişinin dileyerek, çabalayarak olamayacağından; bu geçişin sadece yaşamsal ve geri dönüşü olmayan deneyimler ile yani uyanma deneyimiyle gerçekleşebileceğinden bahsediyor. Uyanma deneyimi yas, yani bir yakının ölümüyle olabilir.

75 yaşlarında olan Alice kocasının alzheimer hastalığına yakalanması üzerine Irvin Yalom’a terapiye gelmeye başlar. Alice kocasının çöküşünü gün be gün yakından izlemektedir ve her an ona destek olmaktadır. Kocasının ölümü üzerine Alice, kocasını kaybetmenin yasıyla sürekli ona bakmak zorunda kalmanın ağır yükünden kurtulmanın verdiği rahatlık hissinin getirdiği karmaşık duygular yaşar. Alice’in kocasının ölümü kendi ölüm anksiyetesini ortaya çıkartır. Cenazenin ardından Alice evde yalnız kalınca bazı sıkıntılarla karşı karşıya kalır. İlk olarak eve bir yabancının girmesinden korkmaya başlar fakat yaşadığı sokak aslında hala eskisi kadar güvenilirdir. Alice ölüm korkusunu eve yabancı birinin gelmesinden korkarak dışsallaştırır. Bunun ardından Alice gördüğü bir rüyayla yaşadığı korkunun kaynağının farkına varır, bu şekilde bu korku daha açık bir hale gelir. Rüyayla ilgili çağrışımları Irvin Yalom’la terapi anında konuşurken, rüyasının onun ölüm korkusunu ortaya çıkardığını fark ederek eve girmesinden korktuğu yabancının aslında kendi ölümü olduğunu fark eder. Eğer kocası öldüyse, o da ölecektir. Alice daha sonra yaşadığı sağlık problemleri nedeniyle huzurevine yerleşmeye karar verir. Evinden ayrılacağı için evindeki hatıralarla dolu eşyaların hepsinden kurtulması gerekir. Bu süreçte Alice daha yoğun bir uyanma deneyimi yaşamasını sağlayacak bir olay yaşar. Evin yeni sahipleri evin tamamen boşaltılmasını isteyince, duvardaki rafları da söktürür ve rafın ardındaki duvarın rengi, onu 40 yıl önceye götürür; ardıç kuşu yumurtası mavisi! 40 yıl önce Alice o eve taşınırken duvarlar o renge boyalıydı ve evi satın aldığı kadın Alice’in şu anki yaşlarındaydı. Alice o kadının yüz ifadesinin Alice’in şu anki duygularıyla aynı duyguları yansıttığını hatırlıyordu. Alice bu deneyimiyle kendisinin de evin eski sahibi gibi fani olduğunu gerçek anlamıyla idrak eder. Ayrıca Alice kendisinin fani olduğu gibi aslında o evin de fani olduğunu, günü geldiğinde o evin de yıkılıp yerini başka yeni bir eve bırakacağını düşünmeye başlayarak ontolojik varoluş farkındalığına geçer. Kitapta bu farkındalıktan sonra Alice’in hayatının son zamanlarını Irvin Yalom’u şaşırtacak bir mutlulukla devam edişini anlatıyor.

Yasın dışında önemli kararlar, hayatın dönüm noktaları (lise ve üniversite arkadaşlarının toplanması, miras düzenlemeleri, doğum günleri ve yıldönümleri), rüyalar, terapinin sona ermesi de uyanma deneyiminin gerçekleşmesini sağlayacak nedenlerdendir.

Benim uyanma deneyimim, üniversite hayatımın son döneminin getirdiği karmaşık duygularla beraber bu kitabı tekrar raflardan çıkarıp okuyuşumun birleştirdiği bir süreçten doğdu. Mezuniyet; üniversite hayatımın, bununla beraber öğrencilik hayatımın ve 5 yıldır yaşadığım ada hayatımın ölümüyle eş değerdi benim için. Tam da bu süreçte bu kitapla tekrar buluşmam bu durumun farkına varmamı ve aslında bunun bana kendi ölümlülüğümü hatırlattığını fark etmemi sağladı. Ve bu uyanma deneyimi sonrasında kitapta bahsedilen ölüm korkusunun üstesinden gelmeye yardımcı fikirlerden yararlanarak hayatıma yön vermemi sağladı. Bu yazı o fikirlerin birinden doğdu; dalgalanma!

Dalgalanma
Dalgalanma kavramı ölüm korkusuyla baş edebilmemize yardımcı olabilecek fikirler içerisinde beni en çok etkileyen fikir oldu. Dalgalanma her insanın bilinçsiz bir şekilde kendi yaşam deneyiminden bir parçayı diğer insanlara aktarmasını ve bunun nesiller boyunca devam etmesini ifade eder. Dalgalanma kişinin bir özelliğini, bilgeliğini, rehberliğini veya iletişim esnasındaki duygularını diğer insanlara aktarması yoluyla olabilir. İnsanlar çocukları aracılığıyla genlerini aktararak, organ bağışlarında bulunarak, bunun yanında sanatsal ya da siyasi başarılarla şöhret yoluyla, bazı kurumlara adını bırakarak, bilime katkıda bulunarak da dalgalanmayı gerçekleştirebilir. Yazar dalgalanma kavramını bir göldeki dalgaların görünmez olana kadar sürüp, nano düzeyde devam etmesine benzetir. Yani bu demek oluyor ki, insan fani olmakla birlikte kendi yaşam deneyiminden bazı şeyleri ölümsüzlüğe ulaştırabilir. Bu ölümsüzlük için kişisel kimliğin korunmasına gerek yoktur. Kendimizden bir şeylerin diğer insanlar üzerinde ölümsüzlüğe ulaşmasını bilmek başlı başına rahatlatıcı bir sebep.

Ölüm anksiyetesini uzun yıllar yaşayan Barbara katıldığı okul toplantısında ergenlik zamanındaki yakın arkadaşını yıllar sonra ilk kez görüyordu. Arkadaşı Barbara’yı görünce ona çok samimi davranarak ergenlik zamanında ona gösterdiği destek için minnettar olduğunu ifade etmişti. Unutulmuş bir arkadaşıyla karşılaşmak Barbara için dalgalanmayı gerçekçi bir hale getirir. Barbara ölümün sandığı gibi bir yok oluş olmayabileceğini, kendisinin ve hatıralarının bile geride kalmasının o kadar önemli olmayacağını, önemli olan şeyin dalgalanmanın kalıcı olmasının gerektiği gibi düşüncelerle o toplantıdan ayrılır.

Yazar dalgalanmanın aynı zamanda ölümün yalnızlığını hafifletmeye yardımcı bir araç olduğunu Ortaçağın ahlak dersi veren oyunu “Everyman” ile çok güzel açıklıyor. Oyunda Everyman ölüm meleği tarafından ziyaret edilir, bunun üzerine Everyman ölüm meleğinden biraz daha müddet ister, bu isteği yerine getirilmeyince bir ricada daha bulunur; ölüm yolculuğunda ona eşlik etmesi için birini davet etmeyi ister. Melek bu ricasını kabul eder. Everyman oyunun geri kalanında ölüm yolculuğunda kendisine eşlik edecek birini aramaya başlar. Fakat bütün arkadaşları, akrabaları, hatta dünyevi eşyalar, güzellik, güç, bilgi gibi metaforik figürler bile Everyman’ı reddeder. Oyun sonunda bu yolculuğa yalnız çıkmayı kabullenmişken, kendisine ölüm yolculuğunda eşlik etmeye istekli bir arkadaş bulur; İyi davranışlar. Yazar bu oyunu; iyi davranışlarımızın bizim dışımızda da var olduğunun farkında olmamızın yani dalgalanmanın, son yolculuğun acısını ve yalnızlığını azaltabileceği şeklinde yorumluyor.

Irvin Yalom dalgalanmanın dışında kendisinin ve danışanlarının ölüm anksiyetisiyle baş edebilmeleri için Epikouros’un, Nietzsche’nin ve Schopenhauer’in fikirlerinden de yararlanıyor. Epikouros’un üç iddiasından yararlanıyor; ruhun ölümlülüğü, ölümün nihai hiçliği ve simetri iddiası.

Yazar danışanlarıyla görüşmeleri neticesinde, terapi anında ünlü filozofların sözlerine atıfta bulunmanın danışanlarının çoğunu rahatlattığını fark eder. Bu rahatlatmanın nedenini endişelerinin evrenselliğini fark ediyor oluşları ve ünlü filozofların bile kendileriyle aynı problemlerle karşılaşıp, bunu zaferle sonuçlandırmış olmalarını fark etmelerine veriyor.

Son bölümü yazar ölüm anksiyetesiyle uğraşan terapistler için yazmış. Yazarın terapistler için ayrı bir bölüm yazmasının nedeni; mesleğe ilişkin okulların varoluşçu yaklaşım konusunda çok az bilgi vermesi ve genç terapistlerin yazara ölüm anksiyetesini fazla sorgulamadıklarını, çünkü alacakları cevaplar karşısında ne yapacaklarını bilemediklerini ifade etmeleridir.

Kitap içerisinde yazar, hem kendi tecrübelerinden, hem danışanlarıyla yaşadığı tecrübelerden örnekler sunarak, ölüm korkusunun hayatımızın her anında nasıl bizim yakamıza yapıştığından ve değişik yöntemlerle bu korkudan insanların nasıl kaçmaya çalıştığından bahsediyor. Terapistin böyle bir durumda nasıl rehberlik edebileceğini çok açık bir dille anlatıyor.

Son olarak kitap herkesin anlayabileceği bir dille yazılmış bir kitap. Psikoloji üzerine eğitim almamış bir insanın da gayet rahatlıkla bu kitabı anlayabileceği bir dille yazılmış. Yaşamın olduğu her yerde ölüm ihtimali, dolayısıyla ölüm korkusu mevcut; ölüm korkusuyla yüzleşip, bu korkuyu hayatında olumlu şekilde dönüştürmeye açık herkese rehber olabilecek bir kitap. Ama özellikle her terapistin muhakkak okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Çünkü “ölüm ölmüyor” ve ölüm korkusu hayatımızın her alanında saklanabilmeyi beceriyor. Bir terapistin ölüm korkusunu saklandığı delikten çıkartıp, danışanlarını bununla yüzleştirmeleri gerektiğini düşünüyorum. Daha anlamlı bir hayat için.

sevdezgin@gmail.com

0 959
ozgurkarakaya
Özgür Karakaya

Medya okuryazarlığı, yazılı ve yazılı olmayan farklı formatlardaki televizyon, video, sinema, reklamlar, internet vb. iletileri çözümlemeye denir.

Medya, kendine özgü bir dil kullandığından izleyecilerde duygusal etki oluşturur ve bunu da özel tekniklerle yaparak seyirciyi edilgenleştirir. Medya Okur Yazarlığı, bu ayrımın yapılabilmesi için fantazinin gerçekten ayrılmasında izleyiciye yol gösterir.

Medyanın fikir, bilgi ve haberi bir başkasının bakış açısıyla yansıttığını da anlatarak farklı kaynaklardan gelen bilgilerinin doğruluğunun değerlendirilmesinde yardımcı olur. Medya mesajlarının belli bir yaratım sürecinde oluşturularak; ülkenin ekonomik sosyal, politik, tarihi bağlamında üretildiğini anlatır.

Medyanın bazı kişileri dışladığını, bazı kişilerin yararına çalıştığını anlatarak medyanın yönlendirme yönüne dikkat çeker. Medyadan kimin yararlandığını kimin neden dışlandığının sorularını da sorulmasını ve cevabın alınmasına katkı sağlar.

Medya endüstrilerinin siyasi görüşü, gelişmesi ekonomik tabanı ve idari yapısı konusunda bilgiler vererek; alternatif bilgi ve eğlence kaynaklarını aramayı ve medyayı kendi yararı için kullanılması gerektiğini anlatır.

Medya okur yazarlığı medyayı akıllı ve etkili biçimde kullanan bilinçli insanların yetişmesinde rol oynar. Demokrasi, yurttaşlık bilinci ve siyasal katılımı teşvik etme şiddeti önleme gibi konularda da katkı sağlar.

Gelişmiş ülkelerde Medya Okur Yazarlığı 1970’lerden itibaren uygulanmaya başlandı. Ülkemizde ise 2005 yılından itibaren tartışılmaya başlandı. İlk girişimi Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi başlatmıştır. Akademisyenlerle gazeteciler bir araya gelerek yapılan tartışmalar sonucunda yararlı bir girişim olduğu görüşü benimsendi.

Konu Radyo Televizyon Üst Kurulu tarafından da önemsendi. Milli Eğitim Bakanlığı da okullarda medya okur yazarlığı kavramanın anlatılması için pilot okullar seçti.

2007-2008’den itibaren Radyo Televizyon Üst Kurulu ve Milli Eğitim Bakanlığı’nca ilk ögretim okullarında 6. 7. 8. sınıflarda seçmeli ders olarak haftada 1 saat okutulmaya başlandı.

Bu ders için 81 ilden seçilen toplam 105 sosyal bilimler öğretmeni 26-28 Haziran’da Ankara’da hizmet içi eğitimi aldı. Geldiğimiz nokta gösteriyor ki, kısa sürede verilen bilgilendirmelerin yetersiz olduğu anlaşılmaktadır. Ders kitabı dışında kaynak olmayışı da sıkıntıları beraberinde getirmektedir. Ayrıca ders bazı okullarda Beden Eğitimi, Türkçe, Bilgisiyar dersini veren öğretmenler tarafından verilmektedir. Bu da verimsizliği beraberinde getirmektedir. Oysa; yapılması gereken dersin, medya eğitimi almış; İletişim Fakülteleri’nden mezun olan kişiler tarafından verilmesidir. Eğitim düzeyi ortalaması 4 yıl olan ülkemizde sayıları 30’u bulan ve yılda 5 bin’e yakın mezun veren İletişim mezunları yani İletişim diplomalıları tarafından verilmesinde yarar vardır. Böylece iletişim mezunlarına da eğitim konusunda bu alanda iş imkanı sağlanmış olacaktır.

ozgur694@hotmail.com

0 751
firatnecatiguner
Fırat Necati Güner

Bundan yaklaşık 1 asır önce yavaş yavaş monarşiler çökmeye başladı ve yerlerine demokratik rejimler kuruldu. İnsanların kendi hayatlarında söz sahibi olmaları yani. Özgürce, kan döktükleri topraklarında hak sahibi olmaları. Kısacası ‘’Kralın’’ malı olmaktansa artık devlet sahibi olmaları.

Tabi ki hala daha monarşiyle yönetilen ülkeler var. Oryantalist hayalin kurbanı Asya’da da oksidental cehennemlik batıda da kralların ve kraliçelerin hüküm sürdüğü topraklar bulunmakta. Bazıları göstermelik olsa da. Bir de gizli monarşiler var, şirketlerin illegal tahtları. Bu taht sahipleri belki de 21. yüzyılın yeni krallarıdır. Şimdi bana göre sorulması gereken sorulardan biri, insanlar gerçekten özgür mü ? Tabii ki de hayır. Fakat en üzücü tarafı heralde kullandığın oyların ve belirlediğin yönetimin elinde olduğunu sanman. Gerçekten halk istediği zaman değişim yapabiliyor mu ? 90’ lara bakarsak değişim karşıtı onca kontrgerilla gerçekten özgürlükçü müydü, yoksa şirketlerin kiralık personelleri miydi ? Sadece uyuşturucu kaçırmak için kurulan ‘’özgürlük savaşçıları’’ adı altındaki örgütlere ne demeli?

Bunlardan en garibi ise insanların özgürlük arayışlarını başka yaşamların mahvoluşlarında bulması. Merdiven çıkar gibi, her basamakta yitirilmiş bir hayata basmak. Belki de onlarcasına…

Peki medeni ülkelere bakacak olursak. Ölümlerin daha az olduğu ve insanların çalışıp para kazanıp biraz daha refaha ulaştığı ülkeler. Yani insanların özgürlükleri için daha fazla çalışıp para kazanmaları. Özgürlüğünü satın almak değil mi bu ? Yeni nesil krallardan biraz daha özgürlük satın almak. Tamam alalım da bu süreklilik arz eden satın alma olayında kazananın Taht Sahipleri olması ve benim sürekli satın alıpta harcayamadığım özgürlüğümün koca bir paradokstan ibaret olması. Toparlayacak olursak; oy veriyorum ama sonucu benim elimde değil ve yaşamım boyunca çalışıyorum özgürlüğüm için bunu özgürce harcayamıyorum, çünkü yarınki özgürlüğüme de biraz ayırmam lazım.

Sonuç olarak insanoğlu özgür mü doğar yoksa başka bir insandan alması mı gerekir hala daha tartışmaya açık. En azından gerçeklerden ve yaşananlardan hala daha bir uzlaşmaya varılamadığını görebiliyoruz. Ama bilinen bir şey varsa oda asırlardır insanların özgürlüğü için her zaman taht sahipleriyle savaştığı ya da anlaşmaya çalıştığıdır. Örnek olarak eski anlaşmalardan biri olan ‘’ Magna Carta’’ ( M.S. 1215) gösterilebilir.

1 1167
ozgurkarakaya
Özgür Karakaya

“Annelerin ninnilerinden… Spikerin okuduğu habere kadar yürekte kitapta ve sokakta… yenebilmek yalanı anlamak sevgilim… o bir müthiş bahtiyarlık anlamak gideni… ve gelmekte olanı.” Nazım Hikmet

Olaylar ve durumların bütünüyle oynanmasıdır. Olayların olduğu gibi değil de çarpıtılarak anlatılmasıdır.

Çıkarını korumak kaygısıyla davranan insanın yakasına yapışmaktadır. Rant beklentisi de bulunmaktadır. Gerçekler acı verdiğinde sığınılan yapay limanlardır. Gözünüzü kırpmadan sırt çevirebilmenizi sağlamaktadır. Ondan medet ummak bir bataklığa saplanmaktır.

Zor durumdan kurtulmak veya sıyrılmak için de yalanlar söylenmektedir. İnsanın kendinden uzaklaşmasıdır.

Kendinden uzaklaşırken de yakınında olanları da kendisinden uzaklaştırır. Üzerine sayısız şarkılar bestelenmiş; binlerce şiir, öykü, roman yazılmıştır.

Kötülüklerin de başlangıcıdır. Yalan söylemekte sonradan öğrenilmektedir. Aile baskısının etkisi de bulunmaktadır. Korkulduğu zaman da yalan söylenebilmektedir. Kişinin de itibarını düşürür. Aldatmayı kandırmayı da getirir.

Yalanın olduğu yerde ilişkiler de arkadaşlık, dostluk, samimiyet de olumsuz yönde etkilenmektedir.

Yalan söylemek sadece ağızdan çıkan sözcüklerde değildir. Dolandırmak, hile yapmak, kalpazanlık yapmak da yalanın diğer alanlarını oluşturmaktadır.

Üç kağıtçılığa, yolsuzluğa da yol açan kapıdır. Kimlik ve cinsiyete sahip değildir. karşısındakinden kaçışın resmidir.

Bir amacı da içinde barındırmaktadır. İnsanın ahlaki değerlerini de yavaş yavaş aşındırmayla beraber yozlaştırarak duygusuz, bencil ve kendisine saygısı olmayan bir insan haline dönüştürmektedir ve olumsuz davranışı beraberinde getirir. Sosyal alanda da yer bulur yalanlar….

Hukuki işlemler soruşturmalardan korunmak , zaman kazanmak için alınan yalan raporlar…

İlk ve Orta Öğretim Tarih dersi kitaplarındaki eksik, yanlış bilgilerin genç beyinlere verilmesi.

Yalanlar psikolojik, ideolojik öğelerle desteklenirse etkili olabilmektedir. Yalan yanlış haberleri yayınlamanın ne bu ülkeye ne de topluma  faydası olur.

Eğitime, sağlığa, huzura yapılan olumlu çalışmalar ve yerel yöneticilerin olumlu katkıları pirim yapmayan haber olarak gösterilmektedir.

Toplumun yenilenmesi ve temel ihtiyaçları da tam anlamıyla sunulmamaktadır. Medya tarafından işlenen hatanın telafisi de zor olmaktadır.

Yapılan yalan haberler de toplumu gererek huzurunu bozmaktadır. Çünkü dördüncü kuvvet medya haberleri herkes tarafından okunmaktadır. Bu noktada dezenformasyonla karşı karşıya kalmaktayız.

Dezenformasyonsa ,emperyalizmin dünya halklarını etkileme biçimlerinden biridir. Tanımı da şudur: Haberi küçültme , büyültme, yoketme… Amaca göre yapılandırılmasıdır. Bu durum gerçeklerin halktan saklanılmasını da getirir.

Egemenler iktidarlarını sürdürmek için yalanı çağlar öncesinden miras alarak içselleştirmişlerdir. Platon ” Devlet” adlı eserinde yönetenlerin yalan hakkı için şunları söylemektedir: “Fakat gerçeğe değer vermeli. Demin yanılmadıksa ve gerçekten ayrılmak tanrılar için yararsız da insanlara bir ilaç gibi yararlıysa belli ki böyle bir ilacı hekimlere teslim etmeli, fakat kişiler ona dokunmamalıdır. O halde gerçekten ayrılmanın yakıştığı kimseler varsa, bunlar devleti yönetenlerdir, devletin iyiliği için ya düşmanlar ya da yurttaşları yüzünden gerçekten ayrılabilirler”.

Siyaset, yapılış itibariyle terbiyesizlikleri ve ihanetleri de içinde bulundursa da asıl oturması gereken temeli de ahlaktır. Ahlaken yanlış olan siyasi açıdan da doğru olmayacaktır.

Eski dönemlerde padişahın biri “bana yalan söyleyebilene bir küp dolusu altın vereceğim” demiş. Yalancılar, hemen saraya koşuşturup başlamışlar yalana; bir kuş, aslanı kapıp yuvasına götürdü. Padişah, “bunun neresi yalan?.. kuş kartaldır, arslan da kuzu kadar minik bir yavru. kaptı mı götürür tabii!..”

Komşu ülkede bir eşeği kral yaptılar!.. Padişah, ülkenin kralı, pencereden bakınırken tacını düşürmüş. Taç da pencerenin altındaki eşeğin başına geçmiş. Taç kimin kafasındaysa, kral odur tabii!..

Padişahım, ben gökyüzüne bir ok attım. altı ay sonra geri döndü! Padişah, “senin ok bir ağacın üstüne düşmüştür. Ağaç, sonbaharda yapraklarını dökünce, takılacak yer bulamayıp yere inmiştir. Böylece padişah, her yalana gerçek bir bahane bulmuş ve kimse padişaha bu yalandır dedirtememiş. Ama bir gün biri gelmiş;

“Padişahım, sen benim babamdan borç olarak bir küp dolusu altın almıştın. Şimdi geri almaya geldim. Yalandır dersen ödülümü ver. Yalan değil dersen borcunu öde!”

Yalan söylemek insana yakışmaz. Yılgınlık güven kaybı herkese şüpheyle bakmak da yorucu ve mutsuzluğu getirir. Doğru sistemde kişinin işi ne olursa olsun bir değer taşımakta ve saygı duyulmaktadır. Doğru gerçek olandır.

Eğitimle de bu desteklenmelidir. Doğruluğun ve dürüstlüğün anlatılmasında faydalar vardır. Victor Hugo da : “Bir çocuğa yalan söyleme demeyin, doğruyu söyle deyin. Birincide suçlamış, ikincisinde ise yol göstermiş olursunuz”. demiştir.

Doğru haberlerden de kaçınılmamalıdır. Kamuoyunun bilgelendirme sorumluluğu olduğu unutulmamalıdır. Yapılan doğru haberler kamuoyu vicdanını rahatlatmaktadır. Can Yücel’in o güzel sözünü anımsayarak noktalayalım yazımızı:

“Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi”.

ozgur694@hotmail.com

1 660
firatnecatiguner
Fırat Necati Güner

İnsanoğlunun çok zengin bir yemek anlayışı vardır. Tabii ki bunun sebebi çok fazla farklı kültürün olmasıdır. Solucanından devesine, atından çekirgesine, kaktüsün suyundan ağacın yaprağına kadar herşeyi tüketmektedir insanoğlu besin kaynağı olarak.

Tabii ki kültürel farklılıktan dolayı bazı ülkelerde tüketilen hayvanların, başka bir ülkelerde kutsal sayılabilir. Ya da hayat arkadaşı olarak görülebilir. Örnek verecek olursak İsviçre, Güney Kore, Çin gibi ülkelerde köpek eti tüketilmektedir. Aynı zamanda dünyanın çoğu ülkesinde de  inek tüketilmektedir. Fakat buna karşın Hinduizme inanan insanlar vejetaryen olduğu gibi Hindistan’da inek kutsal bir hayvandır.

Tabii bu çok kültürlülüğün getirdiği farklılıklar da bazı tartışmalara sebep oluyor.  Bazı ülkelerde köpek, at, kedi ve kuş gibi hayat arkadaşı olan hayvanların tüketilmesi etik olmamakla birlikte aynı zamanda vejetaryan olan grubun da et tüketilmesinin tamamen etik dışı olduğunu düşünüyor. Bir de etten hiç hoşlanmadığı için hayatına sokmayan insanlar da var.

Vejetaryenin karşılığı et yemezliktir. Fakat bunun çok daha ötesindedir. Kendi içinde de bir çok kola ayrılmaktadır. Veganlar hayvanların ürettiği veya hayvanların kullanıldığı hiç bir şeyi tüketmemektedirler. Bal ,yumurta, kürk ve hayvanların kobay olarak kullanılıp üretildiği bazı ilaçlar gibi. Bunlara istisna olarak süt ürünlerini kullanan lakto-vejetaryenlere ilâveten yumurta da yiyen ovo-vejetaryenler vardır.

Aslına bakarsak bu vejetaryenlik bir paradokstan ibarettir (sevmediği için hayatına eti sokmayan vejetaryenler hariç). Temelde hayvanların hayatına saygı duydukları ve zarar vermenin etik olmadığı düşüncesiyle hayvanları tüketmemektedirler. Fakat ironiktir ki besin kaynakları diğer bir canlı olan bitkilerdir. Sonuçta bitkiler de doğar, büyür, ürer, nefes alır ve ölürler. Hatta ek olarak tüm canlıların yaşaması için fotosentez yapıp oksijen üretirler. Buradaki paradoks herhangi bir canlıya zarar vermemekse bitkiler niye tüketiliyor? Şayet bu sadece hayvanlar için geçerliyse o zaman burada kocaman bir ırkçılık yatmıyor mu? Peki bu ırkçılığın sebebi ne? Bana göre bitkilerin hayvanlar gibi jest ve mimiklerinin, seslerinin olmaması  hatta tepki veremiyor olmaları insanları böyle bir ırk ayrımına sürüklüyor. Yine de bu sebeplerin bir ırkçılığa yol açmaması lazım. Sonuçta iki canlı varklıktan söz edilmektedir. Bu ırkçılık hakkında değinmek istediğim diğer bakış açısı ise kedi, köpek, at ve kuş gibi dost canlısı hayvanların tüketilmesine karşı olup akşam mangalda balık ya da kırmızı et yiyen insanlar. Tabii ki karşı olabilirsin buna saygım sonsuz. Fakat başka bir ülkede kedi, köpek yendiği zaman buna tepki gösterip akşama et döner yersen, hatta bu olaya karşı tepkini kahvaltıda sucuklu yumurta yerken gösteriyorsan o zaman sen de bir ırkçı oluyorsun. Tabii ki bu tepkilerin nedenleri yukarıda söylediğim sebeplerden kaynaklanıyor.

Sonuç olarak ne yapılması gerekir diye soracak olursak henüz bunun bir cevabı yok. Malasef her canlının beslenmesi gerekir, buna insanolğlu da dahil. Ama bana göre en azından kültürel farklılıklara tepki verip kendimizi hayvan dostu adı altında ırkçılığa iteceğimize, bu farklılıklara saygı duyup kendimizin de her öğünde canlıları tükettiğimizi unutmamamız gerektiğini düşünmekteyim.

0 1040
bahadirkonuk
Bahadır Konuk

Dua kısaca kulun Yaratan’a geri bildirimidir. Kul yaşadıkları olaylar ve kendisine verilen nimetlere bakarak Rabb’ine yönelir ve yalvarır. Bu bazen şükür, bazen istek, bazen ibadet, bazen de halini Allah’a arz olabilir. Beddua da dua kabilinden olsa da beddua ederken daha dikkatli olmak gerekir. Çünkü insanın yaşadığı olayların iç yüzünü, sebep sonuç ilişkilerini, faillerini tam olarak anlaması mümkün değildir. Beddua kişinin yaşadığı ve gördüğü kötülükler karşısında durumu Rabb’ine arz etmesidir. Haşa Allah’a talimat verir gibi “şunu şöyle yap, bunu böyle yap” gibi beddua edilmesi, bedduanın küfür, aşağılama aracı olarak kullanılması ya da dile sakız gibi dolanması uygun değildir. Ayrıca kişinin adres göstererek “Allah’ım falancayı şöyle yap” diyerek beddua etmesi de sakıncalıdır. Çünkü kişi olayların hakikatini bilemeyebilir veya öznel değerlendirmelerde bulunabilir. Bu durumda farkında olmadan suçsuz birine lanet okumuş oluruz.

Her günah işleyene beddua edilir mi? Ya da kimlere beddua edilir?
Peygamberimiz bir hadis-i şerifinde “Ben lânet edici değil, rahmet peygamberi olarak gönderildim” buyurarak bedduadan ziyade hayır duası ettiğini belirtmiştir. Bununla birlikte beddua ettiği hadisi şerifler de vardır. Örnek verirsek;
”Allahın laneti hırsızın üzerindedir!”
“Allah’ın lâneti rüşvet alan ve verenedir!”
“Faiz yiyen ve yedirene Allah lânet etsin!”
“Anne ve babasına söven kimse lânetlenmiştir!”
“Arazi işaretlerini bozana (sınır taşlarını kaldırıp daha fazla yer tutma peşinde olana) Allah lânet etsin!”
Dinimiz genel olarak birbirine beddua etme, birbiriyle çekişme ve mücadele etmeye değil birlik beraberlik ve yardımlaşmaya önem vermektedir. Beddua etmek için fırsat kollanmamalı, birisi hata yaptı diye bedduadan medet umulmamalıdır. Yukarıda da belirtildiği üzere beddua etmek için günah işleyenin bunu devamlı olarak yapması ve bile bile yapması gerekir.

Kendisine beddua edilen ne yapmalı?
Doğru yol üzere olan kimseye (Allahu alem) bedduanın bir tesiri olmaz. Ancak insanın kendisini hatasız zannetmesi büyük bir gaflettir. Bu nedenle kendimize beddua edilmemesi için gayret etmeli, birisi bize beddua ederse tövbe istiğfarda bulunarak kendimize çeki düzen vermeliyiz.

Peki beddua edilene ne olur?
Ata’nın evladına, mürşidin talebesine, mazlumun zalime bedduası çok etkilidir. Bununla birlikte takdir Allah’ındır. İsterse zalimi hemen cezalandırır isterse de ecrini bu dünyada alsın diye onlara uzun ve refah içinde bir hayat verir. Böyle yapar ki zalimler yaptığı iyiliklerin karşılığını dünyada tam olarak alsın, ahirete sevap taşıyamayarak cehenneme layık hale gelsin. Görüldüğü üzere zalime “Allah uzun ve mutlu ömür, bol kazanç ve sağlık, afiyet versin” demek bile beddua sayılır.

0 1419
Bahadır Konuk
bahadirkonuk
Bahadır Konuk

İlkçağ insanlarının, mağara duvarlarına çizdiği bizon resimleriyle başlayan büyü, MÖ. 3000 yılında, Mısır ve Kalde’de altın çağını yaşadı. Mezopotamya’da filizlendi. Eski Yunan ve Roma’da gelişip, nesilleri ve çağları aşarak dünyanın dört bucağına yayılmıştır. Yani büyü insanlık tarihi kadar eskidir.

İnsanoğlu yaratılışından bu yana, her çağda bilinmezliğin kapılarını zorlamak, yaratılışın, yaşam ve ölümün sırlarını çözmek, doğaya ve doğaüstü güçlere hükmetmek merakını yenemedi.

Büyünün ve büyücülüğün çağdışı olarak görüldüğü modern dünyamızda, eski insanların neler yaptığını sizlere açıklamanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Büyü sözünü sık sık duyarız. Pek çok kimse büyüden söz eder. Ama çoğumuz bunun ne olduğunu bilmeyiz. Onun için önce büyünün ne olduğunu anlamamız gerekiyor.

Büyü, kötü usullere başvurarak bir insanın iradesini elinden almak demektir. Çeşitli yollarla, usulleri kötüye kullanarak bir insanı yönetim altına almaya, ona istenilenleri yaptırmaya genel olarak büyü denilir. Büyü ile insanı istemediği şeylere zorlamak, ona istemediği hareketleri yaptırmak kabil değildir.

Büyücülük, her şeyden önce, dine ve inanca kesin şekilde karşıt olan, batıl inançlara dayalı bir büyüsel işlem toplamıdır. Reçetelere ve formüllere dayanan, bunlara değişik anlamlar yükleyen bir uygulamadır.

1584’te Anvers’te yayınlanan Gespar Peucer’in Falcılar (Les Devins) adlı kitabında büyücülük şu şekilde tanımlanır: “Büyücülük, şeytanı tanımaya yarayan bir sanattır. Büyücü tarafından çağrılan şeytan ve yardımcıları kendilerini gösterirler veya kendilerini göstermeyip de talep edilen şeyi yerine getirirler.”

Büyüsel işlemler çoğunlukla olumlu (Ak Büyü) veya olumsuz (Kara Büyü, Kırmızı Büyü) bir enerji akışına dayalı olduğu söylenir. Bir enerji bedensel bir organa, psiko-somatik (ruhsal-bedensel) bir işleve yöneltilebilir. Tarihte birçok el yazması büyü kitabı hazırlanmıştır. En ünlülerden biri 15. yüzyıla ait olduğu düşünüşen, önceki yüzyılda gizem ustası Mc Gregor Mathers tarafından ilk kez İngilizce’ye çevirilen sihirbaz Ma Abra-Melin’in “Kutsal Sihir” kitabıdır. (The Book of the Sacred Magic of Abra-Melin the Mage). Kitaba göre maddi dünya kötü ruhlar tarafından yaratılmıştır, ancak sihirbaz, koruyucu meleğinin yardımıyla ve büyüsel uygulamalara başvurarak, kötü güçlere karşı koyabilir hatta kötü ruhları yönetebilir.

Büyücülüğün silahı büyülemedir, etkileme ve telkindir. Kuramsal olarak etki ve duygu (sevgi, nefret) dozu güçlü olan bir enerjinin belirli nesneler, formüller kullanarak transferidir. Bu tür etkileşimde en çok kullanılan ve Vudu (voodoo) dahil olmak üzere, her çeşit büyüsel gelenekte mevcut olan mum veya kilden yapılan bir heykelciktir. Hedef olan kişiye yapılmak istenilen şey, büyüsel formüller kullanılarak heykelciğe (kukla, bebek) yapılır. Orta çağdan kalma bir başka yöntem, Şanlı El veya Tutuşan El yöntemidir. Asılarak ölen birinin eli kesilir, kurutulur ve avucuna siyah bir mum yerleştirilirdi. Dönemin kaynaklarına göre bu eli kullanarak özellikle zehirlenme büyüleri yapılıyormuş. Büyünün amacı doğanın organik gücünü sahiplenmektir ve de bu gücü dilediğince kullanmaktır.

Büyünün tarihçesi ve İslam’da büyünün hükmü
Büyü ve büyücülüğün tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir ve Keldanîler zamanına kadar uzanır. Babil’de yani bugünkü Irak’ta yaşayan Keldanîler, astronomi ve astrolojide çok ileri gitmişlerdi. Keldanîler’de, büyü, her yere dağılmış olan perilerin tabiat olaylarını meydana getirdikleri inancına dayanıyordu.

Sihir ve sihirbazlar tarihinin ikinci bölümünü de, Mısır’da Firavun’un sihirbazlarıyla Hz. Musa arasında geçen olaylar meydana getirmektedir. Kur’anı Kerim’de haber verildiği üzere (Araf, 7-116; Tâhâ, 20-66) Mısır sihirbazları da halka karşı esrarengiz bir şekilde “gözbağcılık” yaparlar, hayali şeyleri gerçekmiş gibi gösterirlerdi.

Yahudilik’te ise büyü, çok revaçtaydı. Her türlü harikalar, şöhret bulmuş itikatların bütünü Yahudilik’te mevcuttu. Büyü Yahudiler arasında yayıldığı gibi hiçbir millet arasında yayılmadı.

İslam dinine göre büyü yapmak haramdır. Allah Resulü, yedi büyük günah arasında büyü yapmayı da saymış, büyü yapanın Allah’a şirk koşmuş olacağını bildirmiştir. Yine, büyüye inanan ve doğruluğunu tasdik eden kimselerin Cennet’e giremeyeceğini haber vermiştir.

Büyünün İslamî hükmü şöyle verilmiştir: Eğer yapılan büyü, küfrü gerektiriyorsa, bunu yapanın küfre gireceği açıktır. Yine yapılan sihirde imanın şartlarından birini inkâr etmek varsa, o büyü küfrü gerektirir. Mesela birisi, büyücülerin her şeyi yapabileceğine inanırsa, Allah’a şirk koştuğundan kâfir olur.
Kur’an-ı Kerim, bize büyücülerin şerrinden Allah’a sığınmamızı öğretmiş ve bu konuda şöyle buyurmuştur: “Düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden Allah’a sığınırım de” (Felak Suresi 4). Hz. Musa ve sihirbazlar hakkında nazil olmuş olan bir âyet de şöyledir: “Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını yutsun. Yaptıkları, sadece bir büyücü hilesidir. Büyücü ise, nereye varsa (ne yapsa) iflah olmaz.” (Taha suresi :69)

Büyü yapanlar bunu nasıl yapmaktadır?
Sihir/Büyü, etkilemek, tesir altına almak anlamına gelir. Gönüllere ve bedenlere tesir etmek, insanı hasta yapmak, karı ile kocanın arasını açmak amacıyla ortaya konulan bazı düzenlere sihir veya büyü denilmiştir. Sihir ya da büyünün şerrinden Yüce Rabbimize sığınılması emredilmiştir. Büyü, yapılışında ilmi bir hakikate dayanıyorsa tesiri vardır, yoksa asılsız bir hurafeden ibarettir.

Sihrin tesiri
Büyünün tesiri konusunda Elmalı Tefsiri’nde şu bilgiler verilmektedir:
Sihrin en büyük tesiri ruhlar üzerindedir; sihri yapanlar fikirleri bozar, kalbleri çeler, ahlâkı perişan eder, toplumların altını üstüne getirir.

Sihir yapanlar, Allah’ın izni olmadıkça kimseye bir zarar veremez. Çünkü gerçek tesir, ne sihirde, ne sihirbazda, ne tabiatta, ne ruhta, ne yerde, ne gökte, ne şeytanda, ne melektedir. Hakiki müessir ancak ve ancak Allah’tır. Fayda ve zarar denilen şey de ancak O’nun izni ile meydana gelir. O halde her şeyden önce insan Allah’tan korkmalı ve Allah’a sığınmalıdır ve bunlara karşı koymak için de Allah’ın kitabına sarılmalıdır.

Sihrin asıl zararı, başkalarından çok yapanlaradır. Bu kimseler ömürlerini nasıl çirkin şeylerle geçirdiklerini bilmezler.

1 746
ozgurkarakaya
Özgür Karakaya

Özgür Karakaya’nın yazısı
Fotoğraf: Eser Karataş

“Her zaman düşünceli olun. Çünkü karşılaştığınız herkes, inanın en az sizin kadar zorlu bir mücadele veriyor. Her insan kendi içinde savaş veriyor ve bir çözüm bekliyor” Platon

Zaman, bir kuşa benzer. Kanatlarında renkleri de taşır. Alınıp satılamayan, depolanamayan ve değiştirilemeyendir. Antik Yunan-Roma döneminin anlayışına göre de zaman döngüsel ve süreklidir.

İnsanlar da izini saç, sakal, tüy, kırışıklık, eşyalarda ise toz olarak bırakandır. Anların birikip oluşturduğu okyanustur. Duvara atılan çentiklerin de efendisi olur. Kavramayı ve alışmayı da sağlamaktadır. Bir kadının gözyaşlarının makyajının üzerinden akışıdır.

Saçları beyazlatan, deneyimleri de biriktiren, boyu da uzatmaktadır ve geçtikçe geç kalınandır zaman. Ömür taksimetresi gibidir. Takvim gibi durmamaktadır.

Boşa giden zamansa, yaşamın içinden kopmuş, işe yaramayan bir parça gibidir. Yaşamımızda zamanı ne kadar verimli kullanırsak yaşam için de o kadar birikim yapmış oluruz.

İnsanın verimli çalışması da çalışma zamanın insana uygun olmasıyla mümkündür . 8 saat çalışma, 8 saat sosyal yaşam ve 8 saat uyuma bilime göre insana en uygun zaman dilimleridir. İnsanın en değerli cevheri de zaman ve emeğidir.

Mesafeyi ölçmek için de kullanılan bir ölçektir zaman. Doğum ve ölüm arasında da yerini almaktadır.Tarih ve saat bilgileri ışığında konuşmaktır ve enerjiyi de beraberinde getirir. Bilinen bilgilerin belleklerden silinmesidir. Bilinen varlığın da bilinmez oluşunu getirmektedir zaman.

Algıya ve ortama göre de farklılık gösterebilir. Kimyasal olayların bütününü de kapsamaktadır. Zaman, durmayan, yorulmayan, ilerleyen ve ele avuca sığmayan bir kavramdır. Geleceğe doğru da farklı hızlarda kesintisiz ilerlemektedir.

Sürekli bir devinim, hareket halinde oluşu getirmektedir. Dostluğun, yoldaşlığın da ölçüsüdür. Dostlarınızla da yollarınızın ayrılması ve kesişmesidir. Yıpranan bedenlere inat başlangıçtaki heyecanın hissedilmesindeki mutluluktur zaman.

Fedakarlığın, ihanetin ve sevginin de ölçüsüdür. Yaşama tutunma görevidir. Bir insanın bir insana verebileceği en güzel hediye de ona ayırabileceği zamandır. Şairlere ilham vererek içinde de bir çok anlamı taşımaktadır. Kalıcı olmayan hareketleri de unutturan , büyük işleri de ölümsüz kılandır zaman. Can Yücel’in de dediği gibi “Zamanımız ne kadar azsa yapacak işler çoktur” diyerek yazımızı noktalayalım.

Özgür Karakaya‘ya ulaşın