Manşet Haber
Featured posts

0 524

DAÜ İletişim Fakültesi, Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Bölümü 1. Kültür Gezisi öğrenci ve öğretim üyelerinin katılımıyla gerçekleştirildi.

Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ), İletişim Fakültesi, Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Bölümü, Kıbrıs kültürünü tanıtmak amacıyla kültür gezisi düzenledi.

DAÜ Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Bölüm Başkanı Doç. Dr. Anıl Kemal Kaya ve Bölüm Başkan Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Umut Ayman’ın da katıldığı gezi rotası Güzelyurt ve Yeşilırmak’tı. Gezi kapsamında, Güzelyurt Doğa ve Arkeoloji Müzesi, St. Mamas Manastırı ve İkon Müzesi, Soli Harabeleri ve Yeşilırmak’taki çilek bahçeleri ziyaret edildi.

Özellikle yabancı öğrencilerin Kuzey Kıbrıs’taki tarihi yerleri görebilmeleri amacıyla düzenlenen geziye ilgi yoğundu. Kültür gezisi ile daha önce hiç görmedikleri yerleri görerek Kıbrıs tarihi ile ilgili bilgi alan öğrenciler tarihi bölgeleri fotoğraflayarak, yaşadıkları anları ölümsüzleştirdiler. Yeşilırmak Piknik alanında öğle yemeği yenildikten sonra son olarak Yeşilırmak’ta bulunan çilek bahçeleri gezilerek çilek toplamanın keyfi yaşandı.

Bölüm Başkanı Doç. Dr. Kaya, öğrencilerin beğenisi ve memnuniyeti üzerine kültür gezilerinin gelenekselleştirilerek her dönem yapılacağını belirtti.

0 1297
Haber: İbrahim Emre Sugel, Fotoğraflar: Burakcan Batuk

Danışmanlığını ve eğitmenliğini usta yapımcı ve yönetmen Osman Sınav’ın yapmış olduğu Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) İletişim Fakültesi, Radyo, TV ve Sinema Bölümü öğrencilerinin bitirme projeleri kapsamında hazırladıkları kısa filmler, görkemli bir gala ile izleyici karşısına çıktı. Senaristliğini ve yönetmenliğini Ebru Akıncı’nın yapmış olduğu “Zaman”, jüri tarafından en iyi film seçildi. Akıncı, bu başarısıyla Osman Sınav’ın yanında staj yapma şansını yakaladı.

DSC_8881

DAÜ İletişim Fakültesi Mor Salon’da gerçekleştirilen galanın jüri üyeleri; Yönetmen Osman Sınav, İletişim Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Metin Ersoy, Radyo TV ve Sinema Bölüm Başkanı Doç. Dr. Bahire Efe Özad, Bölüm Başkan Yardımcısı Ahmet Goran, Yüksek Lisans ve Doktora Koordinatörü Doç. Dr. Tutku Akter, Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Pembe Behçetoğulları, Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Yetin Arslan, Öğretim Görevlisi Pembe Tölük, Öğretim Görevlisi Barçın Boğaç ve Bayrak Radyo Televizyon Kurumu Genel Müdürü Meryem Çavuşoğlu Özkurt’tan oluştu.

DSC_8907Organizasyonun açılış konuşmasını Radyo TV ve Sinema Bölüm Başkanı Doç. Dr. Bahire Efe Özad yaptı. Doç. Dr. Özad, “Bu güzel galaya iştirak eden tüm katılımcılara, değerli akademisyen arkadaşlarıma, öğrencilerimize ve bu alanda duayen olan Osman Sınav’a öğrencilerimize sunmuş oldukları katkı, emek ve fedakarlıkları için teşekkür ederim” dedi.

Adobe Photoshop PDFGaladan önce ödüllü film “Evimiz” gösterildi
Etkinlik, öğrenci filmlerinden önce DAÜ İletişim Fakültesi araştırma görevlilerinden senaristliğini Engin Aluç’un, yapımcılığını ve yönetmenliğini ise Mert Yusuf Özlük’ün yaptığı, Yeşil Barış Hareketi 5. Kısa Film Yarışması’ndan ödüllü kısa film “EVİMİZ” adlı yapımın gösterimi ile  başladı. Filmin başrol oyuncuları Hatice Çapkıner ve Edayla Eriş de izleyenler arasındaydı. Film ekibi tamamen DAÜ İletişim Fakültesi Radyo, TV ve Sinema Bölümü mezunlarından oluşuyor.

Galada birbirinden değerli kısa filmler yarıştı
Öğrencilerin hazırlamış olduğu 23 eser arasından elenerek belirlenen; “Çark” (Yağmur Çelik), “Firkat” (M. Hürrem Kutay ), “İşsizlik” (Fırat Gürakansel), “Zaman” (Ebru Akıncı), “İşte Damat Geliyor” (Emre Demirören), “İyilik” (Nurin Gasimov, Afet Süleymanova, Melek Hüseyinzade), “Kendine Yabancı” (Zehra Bilgiç, Selda Bilgiç), “Kırmızı Balon” (Ali Merdan Doğan), “Eksik Yanım” (Nurseli Korucu), “Viran” (Beste Özdağ ) adlı birbirinden güzel 10 kısa filmin gösteriminin yapıldığı ve yarıştığı organizasyonda kazanan film, senaristliğini ve yönetmenliğini Ebru Akıncı’nın yaptığı “Zaman” adlı eser oldu. “Çark” ve “Firkat” adlı filmler ikinciliği paylaşırken, üçüncülüğe ise “İşsizlik” adlı eser layık görüldü.

DSC_8909
Fırat Gürakansel “İşsizlik” adlı filmiyle üçüncülük ödülünü BRT Genel Müdürü Meryem Çavuşoğu’ndan aldı.
DSC_8914
İkincilik ödülünü “Çark” filmiyle Yağmur Çelik ve “Firkat” filmiyle M. Hürrem Kutay yapımcı ve yönetmen Osman Sınav ve Radyo, TV ve Sinema Bölüm Başkanı Doç. Dr. Bahire Efe Özad’tan aldılar.
DSC_8916
En iyi film “Zaman”ın yönetmeni Ebru Akıncı ödülünü İletişim Fakültesi Dekan vekili Doç. Dr. Agah Gümüş’ten aldı.

 “Bu benim ibadet ediş şeklim”
Ödül töreninin ardından galada söz alan usta yapımcı ve yönetmen Osman Sınav, konuşmasında öğrencilerine ortaya koymuş oldukları emeklerinden ötürü teşekkür ederek, sinemanın tüm sanatların üzerinde tepede yer aldığını belirtti. Tanrı’nın kendisine sinema alanındaki yetisini, bilgi ve birikimini aktarması için verdiğini dile getiren Sınav, “Sinema benim ibadet ediş şeklim. Bünyemde barındırdığım bilgi ve birikimimi gençlerle paylaşmak için burada bulunuyorum. Başka türlü mahşerde hesap veremem” dedi.

DSC_8921
Yapımcı ve yönetmen Osman Sınav gala sonrası öğrencilerine teşekkür etti.

“Gerçekliğin inşaasını bugün artık sinema yapıyor”
Sinemanın gerçekliğe tanıklık edip anlatan bir görselleştirme sanatı olduğuna da değinen Sınav, “İnsanın kendisiyle ve medeniyetle ilk tanışması, kayaların ve mağara duvarlarının üzerine çizmiş olduğu görsellerdir. Rönesansın gerçekliğini de ressamların eserleri belgelemiştir. Günümüzde ise, gerçekliğin inşaasını bugün artık sinema yapıyor”, diyerek sözlerini noktaladı. Organizasyon, toplu fotoğraf çekiminin ardından, kokteyle geçilerek son buldu.

0 676

DAÜ İletişim Fakültesi, Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü öğrencilerinin ünlü yönetmen Osman Sınav danışmanlığında hazırlamış oldukları kısa filmler seyirciyle buluşuyor.

İletişim Fakültesi, Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü son sınıf öğrencileri, aldıkları dört yıllık eğitimin sonucunda edindikleri teknik, estetik ve entellektüel birikimlerini çekmiş oldukları kısa filmleriyle sergileme olanağı buluyorlar. Türkiye’nin önde gelen sinema ve televizyon dizisi yapımcısı ve yönetmeni Osman Sınav danışmanlığında yürütülen projelerde öğrenciler kendi senaryolarını yazmanın yanında yapımcılık ve yönetmenlik görevlerini de üstleniyorlar.

Dört aylık yapım süreci boyunca Osman Sınav ile düzenli olarak defalarca bir araya gelen öğrenciler, ünlü yönetmenin yıllar boyunca sinema ve televizyon alanında edindiği tecrübeleri ışığında neredeyse gerçek sektör koşullarında film üretme olanağına sahip oluyorlar. Bireysel yaratıcılıkları motive edilirken bir yandan da yaptıkları hatalara anında dönüt alan öğrenciler, sinema ve televizyon sektörünün hızlı ve engellerle dolu çalışma koşullarının küçük ölçekteki uygulama alanını henüz üniversite eğitimi aşamasında deneyimleme şansına sahipler.

Galada gösterilen öğrenci filmleri, başta jüri başkanı ve proje danışmanı Osman Sınav olmak üzere BRTK müdürü sayın Meryem Özkurt ve Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü öğretim üyeleri ve görevlilerinin oluşturduğu jüri tarafından değerlendiriliyor. Başarılı bulunan projelerin sahipleri mezuniyete bir adım daha yaklaşırken en başarılı bulunan projenin sahibini ise yine bir sürpriz bekliyor. Radyo TV ve Sinema Bölümü Başkanı Doç Dr. Bahire Özad’ın belirttiğine göre önceki dönemde de olduğu gibi birinci gelen projenin sahiplerine ünlü yönetmen Osman Sınav tarafından kendi yönettiği bir film setinde staj yapma olanağı verilecek. Tüm sinemaseverlerin davetli olduğu etkinlik 9 Haziran Cuma (yarın) saat 14:00’da FCMS011 numaralı salonda gerçekleşecek.

0 1053

Yeşil Barış Hareketi’nin 5. Kısa Film Yarışması sunuçları açıklandı. Dereceye giren filmlerin gösterimi ve fotoğraf sergisi tarihi Bedesten’de gerçekleştirildi. DAÜ İletişim Fakültesi’nden Mert Yusuf Özlük’ün yönettiği, senaryosunu yine DAÜ İletişim Fakültesi’nden Engin Aluç’un yazdığı “Evimiz” en iyi üçüncü film seçildi. Uluslarası düzeyde 40’tan fazla filmin katıldığı yarışmanın bu yıl 5ncisi düzenlendi. Filmlerin gösteriminin ardından ilk 3’e giren eserlerin yönetmenleri ödüllerini törenle aldılar.

Yönetmen ve Yapımcı Mert Yusuf Özlük
Yönetmen ve Yapımcı Mert Yusuf Özlük, Fotoğraf: Can Bekcan

 DAÜ İletişim’e ödüller gelmeye devam edecek
DAÜ İletişim Fakültesi’nden Mert Yusuf Özlük 4 yıl önce Yeşil Kamera Kısa Film Festivali’nden ikincilik ve Yeşil Barış Hareketi Kısa Film Festivali’nden “Sera” ile en iyi film ödülü aldı. Bu yıl da “Evimiz” filmi ile üçüncülük ödülü alan Özlük ve Aluç sosyal içerikli filmlerinin başlangıcı olan “Saklambaç” filmi ile başlayan işbirliklerini “Evimiz” filminin aldığı ödülle taçlandırmış oldular.

"Sera" filmi: Yeşil Kamera Kategori 2ncisi (2013) ve Yeşil Barış Hareketi en iyi film (2015)
“Sera” filmi: Yeşil Kamera Kategori 2ncisi (2013) ve Yeşil Barış Hareketi en iyi film (2015)
“Evimiz” film ekibi. Fotoğraf: Çağlayan Dursun

Tüm film ekibi DAÜ’lü
Evimiz filminin tüm ekibi DAÜ İletişim öğrencileri ve mezunlarından oluşuyor. Görüntü Yönetmeni İsmet Egemen Aydın, Sanat Yönetmeni Emine Bayır Yücel. Başrol oyuncuları ise Hatice Çapkıner ve Edayla Eriş. Çevre sorunlarını bir çocuğun hayalleri üzerinden anlatan “Evimiz” filmi dünyada yaşanan insan kaynaklı bir çok soruna değinerek farkındalık yaratmak adına Dünya Çevre Günü’nde toplumun tüm bireylerine sesleniyor.

Senarist Engin Aluç (solda) ve Yönetmen Mert Yusuf Özlük
Senarist Engin Aluç (solda) ve Yönetmen Mert Yusuf Özlük. Fotoğraf: Can Bekcan

“Yeni filmler yolda”
Filmin yönetmeni ve yapımcısı  Mert Yusuf Özlük yaptığı açıklamada 2010 yılından beri öğrencilerle birlikte film üretimi yaptıklarına değinerek bu üretimlerin amacının öğrencileri sektöre hazırlamak, yarışma ve festivaller için teşvik etmek olduğuna dikkat çekti. Özlük ayrıca Sinema Televizyon Bölümü öğrencilierinin okuldaki teorik eğitimlerinin dışında saha deneyimlerinin de olması gerektiğini vurgulayarak tüm kısa film ve belgesel çalışmalarının bu amaca yönelik olduğunu belirtti. Sinema Televizyon Bölümü’ne yeni kayıt olan, hali hazırda kayıtlı öğrenciler ve sinemaya merakı olan herkesi film üretimi ekibine davet eden Özlük, önümüzdeki günlerde gerçekleşecek yeni festival filmlerinin de müjdesini verdi.

Soldan sağa: Ertaç Hazer (Oyuncu-Yönetmen), Engin Aluç (Senarist), Mert Yusuf Özlük (Yönetmen), Göksel Gülensoy (Belgesel Yönetmeni ve yapımcı)
Soldan sağa: Ertaç Hazer (Oyuncu-Yönetmen), Engin Aluç (Senarist), Mert Yusuf Özlük (Yönetmen ve yapımcı), Göksel Gülensoy (Belgesel Yönetmeni ve yapımcı). Fotoğraf: Can Bekcan

“Her şey orjinal bir fikirle başlar”
Evimiz filminin senaryosunu yazan ve özgün müziklerini yapan Engin Aluç ise yaptığı açıklamada her şeyin orjinal bir fikirle başladığını ve bu fikrin uygulama aşamasının bir ekip işi olduğunu vurguladı. Aluç, çevre ile ilgili kısa filmlerin kamu spotlarından daha etkili olduğuna değinerek ne kadar çok fikir üretilirse o kadar çok farkındalığın artacağına dikkat çekti. Aluç, öğrencilerin orjinal fikir üretebilmeleri için bol bol kitap okumaları, sanat akımlarını iyi kavramaları, dünya sinemasını takip etmeleri ve iyi birer gözlemci olmaları gerektiğini söyledi.

"Evimiz" film afişi. Tasarım: Engin Aluç
“Evimiz” film afişi. Tasarım: Engin Aluç

0 494
Röportaj: İbrahim Emre Sugel

Gezi-belgesel fotoğrafları ve foto-röportajlarıyla ünlü fotoğraf sanatçısı İsmail Gökçe ile sesleştik.

Gezi-belgesel fotoğrafları ve foto-röportajlarıyla ünlü fotoğraf sanatçısı İsmail Gökçe ile öğretim görevlisi olduğu Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarım Bölümü öğrencilerinin güz ve bahar dönemi projelerinden oluşan fotoğraf sergisi sonrası “fotoğraf sanatı” üzerine söyleştik.

Fotoğrafın kendisi için bir yaşam biçimi olduğunu belirten Gökçe, “fotoğraf bir iletişim ve ifade aracıdır.  Sadece estetik kaygılardan ortaya çıkan sanat işi de olabilir. Bu ne anlatmak istediğine ve ne göstermek istediğine bağlı. Benim tarzımda fotoğraf; insanlara başka hayatları gösterebildiğim ve kendime dünyayı öğretmeye çalışırken kullandığım bir argümandır” dedi.

Fotoğraf: Burakcan Batuk

“Çektiğim fotoğraflarda kendi ruh halimle ilgileniyorum”
Fotoğraf çekerken nereye gideceğini düşünmeden hareket ettiğini belirten Gökçe, “çektiğim fotoğraflarda o anın karşısındaki kendi ruh halimle ilgileniyorum. Kendimi iyi hissetmek, bir şey öğrenmek veya birilerine bakın böyle bir şey var ve ben bunu gördüm, demek için icra ediyorum bu sanatı” dedi. Eserlerinde okurlar için özellikle yönlendirme yapmadığına da değinen Gökçe, kendi tarzında belgesel fotoğrafçılığı için bunun söz konusu olamaması gerektiğini belirtti. Ayrıca bakış açısında tarafsızlık diye bir şeyin olmadığının da altını çizen Gökçe, iyiyi, güzeli, evrenseli, doğruyu göstermeye taraf olduğuna dikkat çekti.

“Fotoğrafçı, fotoğrafçı sorumluluğuyla yaşadığı çağa tanıklık eder”
Henüz öğrenciyken ilk fotoğraf sergisinde yaşadığı ilginç bir anıyı da bizlerle paylaşan Gökçe,” hiç tanımadığım bir kadın geldi ve sergiyi gezdi. Ertesi gün bana ulaştı ve kalem hediye etti. Sergideki fotoğrafların yaşadığı bir takım sıkıntılara farklı bir pencereden bakabilmesini sağladığını söyleyerek bana teşekkür etti. Hâlbuki ben fotoğrafları insanlarda çeşitli hisler uyandırsın kaygısıyla çekmem. Bana göre fotoğrafçı, fotoğrafçı sorumluluğuyla yaşadığı çağa tanıklık etmek amacıyla fotoğraf çeker” dedi.

“Derede halı yıkayan çocuklardan çok etkilendim”
Bir proje kapsamında kara yoluyla Güney Doğu Anadolu, İran ve oradan da Hindistan’a uzanan bir yolculukta, Hakkâri’de sınıra çok yakın bir yerleşke olan Esendere’de karşılaştığı manzara karşısında çok etkilendiğini dile getiren Gökçe, “okulda olması, oyunlar oynaması gereken çocuklar keyif için değil, mecbur oldukları için derede halı yıkıyorlardı. Bu beni çok duygulandırdı ve etkiledi. Bizler, hayatlarımızda sahip olduklarımızla yetinmezken, imkânsızlıklar içinde yaşamak zorunda olan insanları her gördüğümde hem kendimi hem de hayatı sorguluyorum” dedi.

“Öğrenci, kendini var etmek için üretmelidir”
Son olarak öğrenciler için çeşitli tavsiyelerde bulunan Gökçe, öğrencilerin üniversite sürecini çok iyi değerlendirmeleri gerektiğini belirtti. Üniversiteden mezun olduktan sonra hem zaman hem de teknik ekipman açısından yetersizlikler olabileceğini dile getiren Gökçe, bu nedenle öğrencilerin üniversite yıllarında çok çalışıp kendilerini var etmek için üretken olmaları gerektiğini söyledi. Ayrıca, iş hayatına atıldıklarında yetersiz ürün ortaya koyma lükslerinin olamayacağına da vurgu yapan Gökçe, “her yanlış üretim iş sahasını daraltır. Profesyonel hayata atıldıklarında, öğrencilerin hem iş hem de güven kaybetmemeleri ve alanlarında itibar kazanabilmeleri için öğrencilik sürecini çok iyi değerlendirmeleri gerekir” dedi. Son olarak, fotoğrafçılığın bir tutku işi olduğunu belirten Gökçe, öğrencilerin ancak bu işi tutkuyla yapıklarında başarılı olabileceklerinin altını çizdi.

0 512

Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Temel ve İleri Düzey Fotoğrafçılık Eğitmeni Mert Yusuf Özlük ile öğrencileri, SOS Çocuk Köyü Derneği yararına Fotoğraf Sergisi düzenledi. DAÜ İletişim Fakültesi Sergi Alanı’nda 23 Mayıs 2017 tarihinde, saat 11:30’da, SOS Çocuk Köyü Derneği yararına ve Fotoğraf Sanatçısı Prof. Dr. Sabit Kalfagil anısına düzenlenen serginin açılış konuşmasını, DAÜ İletişim Fakültesi Dekan Vekili Doç. Dr. Agah Gümüş yaptı. Doç. Dr. Gümüş konuşmasında, SOS yararına yapılan bu anlamlı sergiden ötürü öğrencilere ve eğitmenleri Mert Yusuf Özlük’e teşekkür etti.

90 öğrencinin Temel ve İleri Seviye Fotoğrafçılık dersleri vize ve final projeleri kapsamında çekmiş olduğu, 2000 fotoğraftan seçilen 75 kare ile bu sergiyi gerçekleştirdiklerini belirten Özlük ise, “Öğrencilerime göstermiş oldukları özverili çalışma ve emek için teşekkür ederim. Fotoğraf sergimizde beğenilerinize sunulan eserleri SOS Çocuk Köyü Derneği yararına satışa sunuyoruz. Bu serginin benim için özel bir anlamı daha var. Benim de üzerimde emeği olan ve bu ay aramızdan ebediyete uğurladığımız Fotoğraf Sanatçısı Prof. Dr. Sabit Kalfagil’i sevgi ve saygılarımla anıyorum. Sizlerin huzurunda O’nun anısına bu sergiyi düzenlemiş bulunuyoruz”, dedi.

“Fotoğrafın değeri onu kalıcı kılacak anlamda saklıdır”
Geçen yıl gelirini Kemal Saraçoğlu Lösemili Çocuklar ve Kanserle Savaş Vakfı’na bağışladıkları sergilerinin bir diğerini bu kez SOS Çocuk Köyü Derneği yararına düzenlediklerinin altını çizen Özlük, “Fotoğrafın değeri, onu kalıcı kılacak anlamında saklıdır. Sanatın veya hayatın herhangi bir alanında yapmış olduğumuz işlerin sosyal sorumluluk projeleriyle birleşimi, anlamı oluşturacak olan katmandır. Bu bir sosyal sorumluluk ruhu. Üniversite öğrencilerinin eğitim sürecinde bu bilinci benimsemelerini arzu ediyor ve bu yönde emek veriyorum”, dedi.

“Fotoğrafın öyküsü, kadrajın çok daha ötesinde bir bütünlük içerir
Fotoğrafın öyküsünün kadrajın çok daha ötesinde bir bütünlük içerdiğine de değinen Özlük, “bu öykü; fotoğrafın çekiminden, varacağı noktaya kadar geçen süreç ve duvara asıldığında bünyesinde biriktirdiği aura’dır. Bugün için sergilemiş olduğumuz fotoğraflarımızın aura’sı, SOS Çocuk Köyü Derneği yararına düzenlemiş olduğumuz sergi ve tüm bu süreçte öğrencilerimizle birlikte edinmiş olduğumuz yaşanmışlıklardır”, dedi. Ayrıca öğrencilerine profesyonel yaşama geçtiklerinde, ortaya çıkardıkları ürünlerin temeline “sevgiyi” koymalarını temenni eden Özlük, sevgi ve saygı ile harmanlanan emeğin güzel sonuçlara ve başarılara gebe olduğunu belirtti.

SOS Çocuk Köyü yararına düzenlenen “Fotoğraf Sergisi”, 25 Mayıs 2017, saat 17:00’ye kadar sanat severlerin beğenisine sunulurken, organizasyonun 2. ayağı ise 29 Mayıs 2017 tarihinde, saat 10:00’da, Girne’de gerçekleştiriliyor. Girne Gençlik ve Eğitim Merkezi (GİGEM) binasında 2 Haziran 2017, saat 16:00’ya kadar devam edecek olan sergide, SOS Çocuk Köyü Derneği yararına fotoğraflar satışa sunulacak.

SOS Çocuk Köyü Derneği
SOS Çocuk Köyü, dünya çapında Uluslararası SOS Çocuk Köyleri şemsiyesi altında yer almaktadır. SOS Çocuk Köyleri dünyanın en büyük, bağımsız, kar amacı gütmeyen sosyal gelişim organizasyonlarından biri olarak, 134 ülkede çocuklara aile odaklı bakım veren, çocuk hakları savunuculuğu yapan ve özellikle aile temelli bakımı kaybetmiş çocuklara aile kuran bir sivil toplum gelişim organizasyonudur. Dünyada 73 binden fazla çocuk ve genç, 491 SOS Çocuk Köyünde ve SOS Gençlik Evinde yaşamaktadır. Bunun yanında, SOS Aile Güçlendirme Projeleri, okul öncesi eğitim, mesleki eğitim merkezleri, okullar ve hastaneler ile 1 milyon çocuğa ve ailelerine sosyal destek, malzeme, psikolojik destek, sağlık hizmetleri sağlamaktadır. SOS Çocuk Köyleri kriz ve felaket anlarında ailelere ve çocuklara acil kurtarma programlarıyla da yardım ulaştırmaktadır.

Prof. Dr. Sabit Kalfagil
Fotoğrafla 1960’ta hobi düzeyinde ilgilenmeye başlayan Kalfagil, başlangıçta mimarlık ve arkeoloji eserlerinin belgelenmesi biçiminde süren çalışmalarını Anadolu insanı, doğası ve kültürüne tanıklık etme misyonuna dönüştürdü. 1981 FIAP Uluslararası Yarışması’nda ikincilik, 1983 Devlet Fotoğraf Yarışması’nda birincilik, 1988 D.D.Y. Fotoğraf Yarışması’nda birincilik, 1989 İslam Konferansı Teşkilatı Uluslararası Yarışması’nda birincilik ödülleri aldı. Yurt içi ve yurt dışında birçok sergiye katıldı. 1972 ve 1988’de iki kişisel sergi açarken, birçok fotoğrafı Turizm Bakanlığı yayınlarında ve Türkiye afişlerinde yer aldı. Ulusal ve uluslararası sempozyum ve konferanslara katılıp, birçok yarışmada jüri üyeliği yaptı. 1981’de “Fotoğraf Sanatında Kompozisyon” adlı kitap ve 1988’de “Fatih Anıtları” adlı albümü yayınladı. 1989’a kadar yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak çalışmalarda bulunurken, 1989’da doçent oldu. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümünde Belgesel Fotoğraf Sanat Dalı Başkanı olarak görev yaptı. 1993’de TRT için Kamil Fırat ile “Işığın Peşinde Anadolu” adlı 9 bölümlük bir belgesel hazırladı. 1998’de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümüne profesör olarak atandı. Profesyonel Tanıtım Fotoğrafçıları Derneği ile İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneğinin onur üyesi olan Kalfagil, ayrıca 2011 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından “Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”‘ne de layık görüldü.

 

 

0 585
Röportaj: İbrahim Emre Sugel

Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Sinema ve Televizyon Bölüm Başkan Yardımcısı Öğretim Görevlisi Ahmet Goran, Kosova’da yaşadığı savaş muhabirliği deneyimi üzerine çarpıcı yaşanmışlığını bizlerle paylaştı

Bugün Ortadoğu’da şiddetle artan bunalım ve mülteci dramının bir benzerinin, televizyon haberciliği yaptığı yıllarda özellikle Yugoslavya’nın dağılması sürecinde Balkanlar’da da yaşandığını anımsattı.

Kanal D televizyonunda haber kameramanı olarak görev yaptığı sırada Kosova’daki Sırp işgalini belgelemek amacıyla bölgeye gönderilen Goran, orada yaşadıkları ile meslek hayatının en zor sınavlarından birini verdiğini söyledi. Dönüşünden sonra bir travma da, Kosova’lı mültecileri ziyarete gittiğinde yaşadığını dile getirdi.

goran_web2

“Kosova’da etnik katliam vardı”
Günümüzde o yılları anımsamayan ve yaşamayan bir neslin varlığına dikkat çekerek Kosova’da Arnavutlardan, Türklerden, Boşnaklardan ve Sırplardan oluşan farklı etnik grupların yaşamlarını sürdüğünü hatırlatmakta fayda gören Goran, “Kosovada etnik katliam vardı. 90’lı yıllarda Yugoslavya’ya bağlı özerk bir bölge olan Kosova’da Milosevic’in idaredeki etkisini arttırmasıyla olaylar patlak verdi. Nüfus olarak azınlık olmasına karşın Sırplar, bu bölgenin tamamında hüküm sürme hayalindelerdi”, dedi. Ayrıca Goran, bu sürecin oluşumunda bölgenin altın rezervlerinin yoğunluğunun anlaşılmasının olaylara etkisinin yüksek olduğunu da ifadelerine ekledi.

“Neredeyse her gün eksiliyorduk”
Kosova’da görev yaptığı süre boyunca uluslararası basınla Prizren kent merkezinde aynı otelde konakladıklarını dile getiren Goran, “hemen hemen her gün bir gazeteci veya televizyoncu arkadaşımız yaralanıyor ya da hayatını kaybediyordu. Gazeteci öldürerek veya yaralayarak gözdağı verip, katliamın duyulmasını engellemeye çalışıyorlardı” dedi.

“Prizren’de abluka altında bir köy”
O gün abluka altındaki köye giderken birçok kontrol noktasından geçeceklerini biliyorlardı. Goran o anları şu şeklide ifade etti: “Karşı karşıya olduğumuz riskin farkındaydık fakat siz habere gitmezseniz orada bulunmanızın da bir ehemmiyeti kalmıyordu. Muhabir arkadaş, taksi şoförü ve tercüman kadınla beraber yola koyulduk. Henüz ilk kontrol noktasında Yugoslav ordusuna mensup Sırp askerler tarafından durdurulduk. Bir anda taksi şoförü ve tercüman panikledi. Sırp askerlerle aralarında gerçekleşen hızlı diyalogları bize aktarıyorlardı. İki askerin otomatik silahlarını başımıza hedef alarak tehditkâr biçimde yüzümüze bakmaları yetmezmiş gibi, yolun iki yanında duran tankların top namluları da arabamıza çevrilmişti…”

“Tankların namluları ikimize nişan aldı”
Tankların kendisi ve muhabir arkadaşına nişan alması üzerine Goran, “Sırp askerler taksi şoförü ve tercümanın gitmelerini, bizim ise kalmamızı istiyorlardı. Ölüm tehdidi altındaydık. Muhabir arkadaşım donup kalmıştı. O anda Sırp askerler ne söylüyorsa, taksi şoförü ve tercüman kadın ağlamaya başlamış, ben ise hayatımda hiç konuşmadığım kadar çok konuşmaya başlamıştım…”

“Bu oyundan sıkılmışlardı”
Ölümle yaşam arasındaki o gergin anları ifade eden Goran, “hayatta kalmak için akla hayale gelmedik şeyler anlatıyor ve anlattıklarımın askerler üzerinde sonuç vermesini bekliyordum. Sanırım işe yaradı. Anlattığım birbirinden alakasız onca şeyden galiba askerlerin de kafası karışmıştı ya da sadece bu oyundan sıkılmışlardı. Bize binbir hakaretler ederek arabamıza binip, defolup gitmemizi söylediler…”

“Hala emin değildim”
Araçlarına bindiklerinde kendisi hariç herkesin bir sinir boşalması yaşadığını ve ağladıklarını belirten Goran, “ben ise hala emin değildim. Tankların namluları aracımızı hedef almış takip ediyordu. Bizi aracın içinde vuracaklarını düşünüyordum. Bu oyunu böyle bitireceklerdi. Bir kaç yüz metre ilerideki yamacı geçen köşeyi döndüğümüzde ise artık ben de ağlıyordum. Sinirlerim boşalmıştı. Adrenalinle gelen geçici direnç bir anda kayboldu. İnsanların bu kadar zalim olabileceklerini anlamak mümkün değildi…”

Bu olayın üzerinden birkaç ay geçtikten sonra ise, Kosova’dan Türkiye’ye ağırlıklı olarak Türklerden ve Arnavutlardan oluşan mülteci akınları gerçekleşiyor, Trakya bölgesindeki mülteci kamplarına yerleştiriliyorlardı. Dönemin hükümeti ve sivil toplum örgütleri onlara yardım kampanyaları başlatmışlardı. Ahmet Goran da Kosova’da yaşadıklarının etkisiyle kendi deyimiyle, “onlara vefa borcu” hissetmiş, eşiyle birlikte bu kamplardan birine gitmeye karar vermişti.

“Taksiciyle karşılaşmak”
Kendisi ve eşinin çabalarıyla komşularından, yakın tanıdıklarından topladıkları bir araba dolusu giysi ve gündelik ev eşyası da alarak, Lüleburgaz yakınlarındaki mülteci kampına doğru yola çıktılarını belirten Goran, “kampta dolaşırken inanılmaz bir tesadüf oldu. Yüzlerce mültecinin arasından Kosova’daki o taksi şoförünü gördüm. İşte o an… Anlatılması güç duygular bunlar. Kendisine Kosova’da görev yaptığım süreçte misafir olmuştum. Sofralarında konuktum. Şimdi ise zor koşullar altında, bir mülteci kampında onları ülkemizde misafir ediyorduk. Şartlar çok değişmişti. O ve diğer mülteciler perişandı. Bakışları değişmişti, ifadeleri daha da sertleşmişti ama bir o kadar da kırılgandılar…”

“Hepimizin mülteci olma riski var”
Bunca deneyim ve yaşanmışlıktan sonra empati kurabilmenin insanlık adına önemine değinen Goran, “insanların yersiz ve çirkin ön yargıları var. Onlar, mültecileri suça meyilli, hırsız vs. sanıyorlar. Oysa mültecilerin de bir hayatları, aileleri ve nitelikleri var. Bugün bundan daha büyük bir dram yaşanıyor. O da Suriyeli mülteciler krizi. Türkiye’de yaşayan birçok insanın Suriyeli mültecilerden şikâyet ettiğini, hatta nefret ettiklerini görüyorum. Bu bana çok dokunuyor. Bu şikâyetleri eden insanlar o Suriyelilerin evlerinde bir nedenle misafir edilmiş olsalardı ve şimdi onları sokakta dilenirken görselerdi nasıl hissederlerdi? Empati kurmak gerek. Bunu içi boş bir kavram olarak söylemiyorum. Gerçekten empati! Zira hepimizin bu zor coğrafyada bir gün mülteci olma riskimiz var”, diyerek Kosova’daki yaşanmışlığın derin etkisi ile günümüz değerlendirmesini bizlerle paylaştı ve sözlerini noktaladı.

0 780
Röportaj: Deniz Doğançay, Fotoğraf: Burakcan Batuk

Dr. Esra Ummak, geçtiğimiz günlerde, mezunu olduğu Doğu Akdeniz Üniversitesi’ni Yeni Medya ve Gazetecilik Bölümü’nün düzenlediği “Homofobiyle Baş Etme” konulu söyleşi için ziyaret etti. Dr. Esra Ummak’ın eğitim alanında homofobinin azaltılmasına yönelik uygulamalı olarak gerçekleştirdiği; “Deneysel Olarak Sınanmış Homofobiyle Baş Etme Grup Rehberliği Programı”, kitap olarak yayınlandıktan sonra DAÜ’de hem konu hakkında ayrıntıları anlattı hem de kitabın tanıtımını yaptı. Yüksek lisansını Mersin Üniversitesi’nde, doktorasını ise Çukurova Üniversitesi’nde tamamlayan Ummak, söyleşi sonrası DAÜ Gündem Gazetesi’nin sorularını yanıtladı.


Eşcinsellik nedir?
Cinsel yönelim, duygusal yakınlık ve cinsel ilginin belli bir cinsiyete çekimi olarak tanımlanabilmektedir. Bu çekim genellikle eşcinsellik, biseksüellik ve heteroseksüellik kategorileri altında toplanmaktadır. Eşcinsellik, eşcins veya cinsiyettekiler arasında kurulan romantik ve cinsel çekim anlamına gelmektedir. Erkek eşcinseller için gey, kadın eşcinseller için ise lezbiyen ifadesi kullanılmaktadır. Biseksüellik, cinsel yönelimin her iki cinse dönük olması iken heteroseksüellik ise cinsel yönelimin karşı cinse dönük olmasıdır.

Cinsel kimlik, kişinin kendini kavrayışla bağlantılı olarak; beden ve benliğin belli bir cinsiyet içindeki algısı olarak tariflenebilir Diğer bir deyişle, cinsel kimlik biyolojik cinsiyetten bağımsızdır. Eşcinsellik cinsel yönelimle ilişkili iken, transseksüellik (transkadın, transerkek) cinsel kimlikle ilgilidir.

Toplumun normları dışında  bir cinsel yönelim hastalık mıdır?
Eşcinsellik 1973 yılında Amerikan Psikiyatri Birliği’nce “hastalık  sınıflandırması”ndan; 1990 tarihinde ise Dünya Sağlık Örgütü’nce (WHO)  “Uluslararası Hastalıklar Sınıflandırması” ndan çıkartılmış, ancak bu süreç kademeli olmuştur.  1952 yılında DSM’nin ilk baskısında   “sosyopatik kişilik bozukluğu” altında yer alan eşcinsellik, 1968 yılındaki ikinci baskı olan DSM-.de ise ayrı bir cinsel sapkınlık olarak kişilik bozuklukları kategorisinde bulunan eşcinselliğin sınıflandırmadaki yeri sorgulanmaya başlanmıştır. Bu sorgulama yerini 1980 yılında basılan DSM-III’de  “ego distonik eşcinsellik” başlıklı bir kategoriye bırakmıştır. Bu kategori, kendi cinsine yönelik uyarılmanın neden olduğu ruhsal sıkıntıyı ifade etmektedir. Ancak bu noktada, egodistonik eşcinselliği yordayan diğer değişkenlerin (toplumsal homofobi, içselleştirilmiş homofobi) de etkisi göz önüne alınıp tartışılmış ve bu değişkenlerin neden olduğu bir sıkıntının ruhsal bozukluk olarak yayımlanmasının yanlış olması gerekçeleriyle 1987 yılında DSM-III-R’de sadece “kişinin cinsel yönelimine bağlı yaşadığı kalıcı ve belirgin rahatsızlık’ adı altında, “başka türlü adlandırılamayan cinsel bozukluklar” başlığı altında kalmıştır. 1994’te yayımlanan DSM IV’te ise hiçbir tanı kategorisi içinde yer almamıştır. Transeksüellik ise DSM IV’ten önce hastalık statüsünde yer alırken, bu tarihten sonra cinsel kimlik bozukluğu olarak yeniden tanımlanmış ve de 2013’te yayımlanan DSM V’te ise “cinsel kimliğinden yakınma (hoşnut olmama)” başlığı altında düzenlenmiştir.

Ancak 44 yıl önceki bu bilimsel veriye rağmen, eşcinselliği hala “eşcinsellik bana göre ….” diye başlayan, bilimsellikten uzak tamamen kültürel değerler ve ahlaki kodlarla örülü cümleler kuran alan içi ve alan dışı bireyler ve kurumlar maalesef ki mevcuttur. Bizler eşitlik ve insan hakları zemininde bilimsel bilgi üreten akademisyenler olarak bu kişi ve kurumları takip ve ifşa ediyor, kendi kültürel normlarını mesleki faaliyetlerinin içine sokmamaları gerektiği konusunda duyarlı ve hassas olmaya davet ediyoruz.

Eğitimde bu durumun gençler üzerinde  etkisi nelerdir?
İlgili literatür incelendiğinde, LGBT öğrencilerin, heteroseksüel akranlarına kıyasla intihar düşünceleri, intihar girişimi, depresyon, zorbalık ve mazeretsiz devamsızlık bakımından daha fazla risk altında bulundukları ortaya çıkmıştır. Buna paralel olarak, okulda LGBT mağduriyetleri, olumsuz ruhsal sağlık sonuçları ile ilişkili bir faktördür. Bontempo ve D’Augelli (2002), okullarda heteroseksist taciz düzeyinin yüksek sağlık riskiyle ilişkili olduğunu belirtmektedirler. Ülkemizde de heteronormatif şekilde yapılandırılmış eğitim sürecinden geçen, cinsiyet normlarına uymayan öğrencilerin zorbalık yaşantılarına maruz kalması kaçınılmaz olmaktadır.

Öğretmenlerin homofobik tutum ve davranışlarının, eşcinsel öğrencilerin okul hayatı ve sosyal yaşam kalitesine ne derecede etki ettiğine vurgu yapılabilir. Bu sorunun en erken ve en etkili biçimde çözülebilmesi için müdahale çalışmaları gerekmektedir. Bu bağlamda öğretmenlerin homofobik tutumlarını azaltmaya yönelik grup rehberliği destek programlarının çok önemli olduğu düşünülmektedir. Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD) ve Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği (CETAD) tarafından 2015 yılında yapılan ortak basın açıklamasında eğitim kurumları ve eğitim-öğretim sisteminde de LGBT’lerin hakları ve ruhsal bedensel gelişimleri için acil önlemler alınması gerektiği belirtilmiştir.

Konu hakkında yapılan araştırmalar ve kişisel görüşleriniz nelerdir?
Tüm öğrenciler için güvenli bir öğrenme ortamı sağlamak için, okul bölgelerinde özellikle cinsel yönelimle ilgili sıfır tolerans politikaları uygulanmalıdır. Bu çalışmaları sadece okullarda homofobik tutumları önlemek için değil aynı zamanda queer pedogoji zemininde çeşitlilikle kucaklaşmayı artırmak ve öğrencilerin yaşamlarını iyileştirmek amacıyla yapmakta yarar vardır. Ülkemizde öğretmenlerin (öğretmen adaylarının) homonegativite, heteroseksizm ve heteronormativite konularında bilgilenmelerine, cinsel kimlik ve cinsel yönelime dayalı ayrımcılığa yönelik müdahale becerisi kazanmalarına ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.  Öğretmenlerin, LGBT öğrencilerini taciz ve homofobik zorbalığa karşı koruyan sınıf ve okul politikası geliştirme becerilerini arttırmak çok önemlidir. Olumlu sınıf ortamını yaratacak ve bu tür müdahale programlarını uygulayabilecek kişiler olarak öğretmenlerin hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimler yolu ile iletişim kurma, sınıfta olabilecek çatışmaları çözme, homofobik davranışlarla baş etme, homofobi ve heteroseksizmin insancıl, feminist ve bilişsel davranışçı çerçevede nasıl ele almaları gerektiği bilgisi sağlanabilir. Homofobik zorbalığın kronikleşmeden önlenmesi için, eşcinsel-hetero öğrenci ve aile üyeleri tarafından okul temelli destek gruplarının oluşturulması sağlanabilir. Bunun yanında, kriz, intihar ve zorbalığa karşı okul personeline müdahale eğitimi, öğretmen, idareci ve okul personelinin homofobiyle başetmesine yönelik önleme çalışmalarının okullarda mümkün olduğunca anasınıfı ve ilkokul düzeyinde başlatılması, eşcinsellere yönelik olumsuz tutumun sonuçlarının başarıyla kontrol edilmesini sağlayabilir. LGBT öğrencilerin özellikle kritik bir gelişim aşaması olan ergenlik döneminde akranlar, aile, öğretmen ve okul personeli ile sağlıklı bir iletişim kurması, mutlu, kendine güveni olan, başarılı bireyler yetişmesine katkı sağlayacaktır. Gerek LGBT gerekse de heteroseksüel öğrencilere güvenli bir öğrenme ortamı sağlamak için konunun uzmanlarından oluşan danışma kurulları oluşturulması ve kurum yöneticilerinin desteği çerçevesinde bu kurullar aracılığıyla çeşitli kurs, seminer ve toplantılar düzenlenmesi sağlanabilir. Ayrıca broşür, afiş ve el kitapçıkları hazırlayarak ebeveynlerin, öğretmenlerin, idarecilerin ve okul personelinin çeşitlilikle kucaklaşmayı arttırmak, öğrencilerin yaşamlarını iyileştirmek için ihtiyaç duydukları konuda bilgilenmeleri ve sağlanabilir.

Homofobi nedir, kültür bunu nasıl besler
Eşcinsellere karşı gösterilen şiddet ve saldırganlığın altında yatan önemli bir neden homofobidir. Bir kavram olarak homofobi, 1970’lerin başında eşcinselliğe ve eşcinsellere karşı korku ve nefreti ifade etmek amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Homofobiyle ilgili bu tanım bireyin psikolojik süreçlerine ilişkin bir “patoloji söylemi” içermektedir.

Homofobi kelimesi her ne kadar eleştirilmiş olunup eksik ve yetersiz bulunsa da yaygın şekilde kullanılmaktadır. Fakat bu kullanımının gerek literatürde gerekse de LGBT aktivizmde varolan tanımından öte yoğun olarak homonegativizmi de içinde barındıran sosyal ve kültürel bağlamlarda ele alındığı gözlemlenmektedir.

Medyanın bu insanlara yaklaşımını hedef gösterme olarak görüyor musunuz ve bu konuda ne yapabiliriz?
Medyada eşcinsellik sunumu stereotipleştirme, LGBTİ’leri cinsel obje olarak sunma, LGBTİ’ler ve yaşadıklarını kriminalize etme, LGBTİ’leri karikatürize etme, hastalık/sapkınlık/günah kategorisinde verme şeklinde olabilmektedir. Trans kimliklerle ilgili olarak ise kişinin beyan ettiği ismi değil kimlik adının kullanılması bilinçli olarak yok saymak ve aşağılamak amacıyla kullanılmaktadır. Örneğin, Duygu takma adlı travesti Hakan bilmem ne yaptı vb. Bir diğer yandan medya LGBTİ varoluşunu magazinleştirmektedir. (Yok artık dedirten sıra dışı evlilik! Bu düğünde iki gelin var gibi…) LGBTİ temsilinde kullanılan görseller önyargıyı beslemekte ve de mağduru küçük düşürücü fotoğraflar yayımlanabilmektedir.

Medya çalışanlarına LGBTİ’leri temsilllerinde seksist ve homonegatif yaklaşımı benimsememeleri için KAOS GL Derneğinin 2010 yılında yayımladığı “Medyada Homofobiye Son”  adlı kitapçığını okuyup analiz etmelerini tavsiye ederim. Bu alanda derneğin bir çok çalışması da mevcuttur. Bununla birlikte iletişim ve medya öğrencileri ve çalışanlarına ayrımcı söylemi izleme ve raporlama atölyeleri mutlaka yapılmalıdır.

Son olarak Kaos’un şiarıyla röportajı sonlandırmak isterim. Varolan bütün cinsiyet, cinsel kimlik ve yönelim, toplumsal cinsiyet rolleri, kültürel değerler ve ahlaki kodları sorgulayıp herkes için eşit ve farklılıkları kucaklayan zeminde yüksek sesle söylemek gerekmekte: -Eşcinsellerin özgürleşmesi heteroseksüelleri de özgürleştirecektir!

0 352
Haber: İbrahim Emre Sugel, Fotoğraflar: Burakcan Batuk

Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarım Bölümü (VACD) öğrencilerinin, fotoğraf sanatçısı ve öğretim görevlisi İsmail Gökçe önderliğinde hazırladıkları fotoğraf sergisinin açılışı yapıldı. Sergi açılışında aynı zamanda VACD öğrencilerinin şeref-yüksek şeref sertifikaları da takdim edildi.

DAÜ Öğretim Görevlisi İsmail Gökçe’nin “Tanıtım Fotoğrafçılığı” dersi kapsamında, öğrencilerin  dönem içi projelerinden oluşan sergide; 21 öğrencinin, moda, portre ve deneysel çalışmalarından meydana gelen 33 eser ziyaretçilerin beğenisine sunuldu.

Serginin ilk gününde DAÜ İletişim Fakültesi Dekan vekili Doç. Dr. Agah Gümüş, VACD Bölüm Başkanı Doç. Dr. Senih Çavuşoğlu, Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Bölüm Başkanı Doç. Dr. Anıl Kemal Kaya, öğretim üyeleri, öğretim görevlileri ve araştırma görevlileri öğrencilerini yalnız bırakmadı. VACD öğrencilerinin şeref-yüksek şeref sertifikalarının öğretim üyeleri tarafından takdim edildiği fotoğraf sergisi açılışı toplu fotoğraf çekimi ile son buldu.

DAÜ Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarımı Bölümü Sergi Salonu’nda açılışı yapılan fotoğraf sergisi 9 gün süreyle ziyarete açık olacak.

 

 

0 614
Haber: İbrahim Emre Sugel, Fotoğraflar: Burakcan Batuk

CNN Türk Haber Programları Merkezi Müdürü, Yrd. Doç. Dr. Cansel Poyraz Akyol’un katılımıyla gerçekleştirilen, Sinema ve Televizyon Bölümü’nün düzenlemiş olduğu “Televizyon Haberciliği” konulu atölye çalışmaları tamamlandı.

DAÜ iletişim Fakültesi Öğretim Üyeleri, Öğretim Görevlileri ve öğrencilerin interaktif katılımıyla 5 gün boyunca devam eden atölye çalışmalarında, öğrenciler CNN Türk Haber Kanalı personeli olmanın pratiğini yaptılar. CNN Türk Haber Programları Müdürü Yrd. Doç. Dr. Cansel Poyraz Akyol’un bilgi ve deneyimlerini paylaştığı organizasyonda katılımcılar, her gün gerçekleştirdikleri haber toplantıları, haber bülteni hazırlıkları, spikerlik, muhabirlik, yayın akışı ve tartışma programları hazırlığı üzerine uygulamalar yaptı.

Cansel Poyraz Akyol’dan Staj Müjdesi
Atölye çalışmalarının 2. gününde öğrencilerin içerisinden bir kişiye CNN Türk’te staj imkanı tanıyacağının müjdesini veren Akyol, “sizlerle çok verimli bir süreç geçirdik. ‘CNN Türk’de staj yapmak istiyorum çünkü…’ konulu önermeye yazılı vermiş olduğunuz yanıtlar üzerinden seçimimizi  tamamladık. ‘Darbe olsa dahi kameramı bırakmam’ diyen arkadaşınız Semih Arslan CNN Türk’de staj imkanı buldu”, dedi.

Ne Pahasına Olursa Olsun Yayın Devam Etmeli
15 Temmuz gecesi CNN Türk’de yaşananlar üzerine hazırlamış oldukları belgeseli de katılımcılarla paylaşan Akyol, “habercinin mesaisi bitmez. O gün olağan üstü bir gecede olağan üstü çaba gösterdik. Kritik anlarda hızlı, pratik, doğru organize olabilmelisiniz. Biz de bunu başardık. Ne pahasına olursa olsun yayını devam ettirebilmelisiniz”, dedi.

Ayrıca etkinliğin son gününde konuk daveti ve ikna edimi üzerine bir öğrenci ile, pazar akşamı CNN Türk ekranlarında yer alacak “Gündem Özel” programına daveti planlanan katılımcılardan biri arasında canlı telefon bağlantısı yapılarak atölye çalışmaları noktalandı.

Kapanış konuşmasını yapan Sinema ve Televizyon Bölüm Başkanı Doç. Dr. Bahire Özad,  “Cansel Poyraz Akyol’a enerjisi, bizlere kattıkları ve emeklerinden ötürü çok teşekkür ederiz. Yeni etkinliklerle sizleri buluşturmaya devam edeceğiz”, dedi.  5 Gün boyunca DAÜ İletişim Fakültesinde devam eden “Televizyonda Habercilik” konulu atölye çalışmaları, katılımcı akademisyen ile öğrencilere DAÜ İletişim Fakültesi Dekan vekili Doç. Dr. Agah Gümüş tarafından sertifikalarının verilmesi ve toplu fotoğraf çekimiyle son buldu.