Manşet Haber
Featured posts

0 621
Röportaj: İbrahim Emre Sugel

Gezi-belgesel fotoğrafları ve foto-röportajlarıyla ünlü fotoğraf sanatçısı İsmail Gökçe ile sesleştik.

Gezi-belgesel fotoğrafları ve foto-röportajlarıyla ünlü fotoğraf sanatçısı İsmail Gökçe ile öğretim görevlisi olduğu Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarım Bölümü öğrencilerinin güz ve bahar dönemi projelerinden oluşan fotoğraf sergisi sonrası “fotoğraf sanatı” üzerine söyleştik.

Fotoğrafın kendisi için bir yaşam biçimi olduğunu belirten Gökçe, “fotoğraf bir iletişim ve ifade aracıdır.  Sadece estetik kaygılardan ortaya çıkan sanat işi de olabilir. Bu ne anlatmak istediğine ve ne göstermek istediğine bağlı. Benim tarzımda fotoğraf; insanlara başka hayatları gösterebildiğim ve kendime dünyayı öğretmeye çalışırken kullandığım bir argümandır” dedi.

Fotoğraf: Burakcan Batuk

“Çektiğim fotoğraflarda kendi ruh halimle ilgileniyorum”
Fotoğraf çekerken nereye gideceğini düşünmeden hareket ettiğini belirten Gökçe, “çektiğim fotoğraflarda o anın karşısındaki kendi ruh halimle ilgileniyorum. Kendimi iyi hissetmek, bir şey öğrenmek veya birilerine bakın böyle bir şey var ve ben bunu gördüm, demek için icra ediyorum bu sanatı” dedi. Eserlerinde okurlar için özellikle yönlendirme yapmadığına da değinen Gökçe, kendi tarzında belgesel fotoğrafçılığı için bunun söz konusu olamaması gerektiğini belirtti. Ayrıca bakış açısında tarafsızlık diye bir şeyin olmadığının da altını çizen Gökçe, iyiyi, güzeli, evrenseli, doğruyu göstermeye taraf olduğuna dikkat çekti.

“Fotoğrafçı, fotoğrafçı sorumluluğuyla yaşadığı çağa tanıklık eder”
Henüz öğrenciyken ilk fotoğraf sergisinde yaşadığı ilginç bir anıyı da bizlerle paylaşan Gökçe,” hiç tanımadığım bir kadın geldi ve sergiyi gezdi. Ertesi gün bana ulaştı ve kalem hediye etti. Sergideki fotoğrafların yaşadığı bir takım sıkıntılara farklı bir pencereden bakabilmesini sağladığını söyleyerek bana teşekkür etti. Hâlbuki ben fotoğrafları insanlarda çeşitli hisler uyandırsın kaygısıyla çekmem. Bana göre fotoğrafçı, fotoğrafçı sorumluluğuyla yaşadığı çağa tanıklık etmek amacıyla fotoğraf çeker” dedi.

“Derede halı yıkayan çocuklardan çok etkilendim”
Bir proje kapsamında kara yoluyla Güney Doğu Anadolu, İran ve oradan da Hindistan’a uzanan bir yolculukta, Hakkâri’de sınıra çok yakın bir yerleşke olan Esendere’de karşılaştığı manzara karşısında çok etkilendiğini dile getiren Gökçe, “okulda olması, oyunlar oynaması gereken çocuklar keyif için değil, mecbur oldukları için derede halı yıkıyorlardı. Bu beni çok duygulandırdı ve etkiledi. Bizler, hayatlarımızda sahip olduklarımızla yetinmezken, imkânsızlıklar içinde yaşamak zorunda olan insanları her gördüğümde hem kendimi hem de hayatı sorguluyorum” dedi.

“Öğrenci, kendini var etmek için üretmelidir”
Son olarak öğrenciler için çeşitli tavsiyelerde bulunan Gökçe, öğrencilerin üniversite sürecini çok iyi değerlendirmeleri gerektiğini belirtti. Üniversiteden mezun olduktan sonra hem zaman hem de teknik ekipman açısından yetersizlikler olabileceğini dile getiren Gökçe, bu nedenle öğrencilerin üniversite yıllarında çok çalışıp kendilerini var etmek için üretken olmaları gerektiğini söyledi. Ayrıca, iş hayatına atıldıklarında yetersiz ürün ortaya koyma lükslerinin olamayacağına da vurgu yapan Gökçe, “her yanlış üretim iş sahasını daraltır. Profesyonel hayata atıldıklarında, öğrencilerin hem iş hem de güven kaybetmemeleri ve alanlarında itibar kazanabilmeleri için öğrencilik sürecini çok iyi değerlendirmeleri gerekir” dedi. Son olarak, fotoğrafçılığın bir tutku işi olduğunu belirten Gökçe, öğrencilerin ancak bu işi tutkuyla yapıklarında başarılı olabileceklerinin altını çizdi.

0 662

Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Temel ve İleri Düzey Fotoğrafçılık Eğitmeni Mert Yusuf Özlük ile öğrencileri, SOS Çocuk Köyü Derneği yararına Fotoğraf Sergisi düzenledi. DAÜ İletişim Fakültesi Sergi Alanı’nda 23 Mayıs 2017 tarihinde, saat 11:30’da, SOS Çocuk Köyü Derneği yararına ve Fotoğraf Sanatçısı Prof. Dr. Sabit Kalfagil anısına düzenlenen serginin açılış konuşmasını, DAÜ İletişim Fakültesi Dekan Vekili Doç. Dr. Agah Gümüş yaptı. Doç. Dr. Gümüş konuşmasında, SOS yararına yapılan bu anlamlı sergiden ötürü öğrencilere ve eğitmenleri Mert Yusuf Özlük’e teşekkür etti.

90 öğrencinin Temel ve İleri Seviye Fotoğrafçılık dersleri vize ve final projeleri kapsamında çekmiş olduğu, 2000 fotoğraftan seçilen 75 kare ile bu sergiyi gerçekleştirdiklerini belirten Özlük ise, “Öğrencilerime göstermiş oldukları özverili çalışma ve emek için teşekkür ederim. Fotoğraf sergimizde beğenilerinize sunulan eserleri SOS Çocuk Köyü Derneği yararına satışa sunuyoruz. Bu serginin benim için özel bir anlamı daha var. Benim de üzerimde emeği olan ve bu ay aramızdan ebediyete uğurladığımız Fotoğraf Sanatçısı Prof. Dr. Sabit Kalfagil’i sevgi ve saygılarımla anıyorum. Sizlerin huzurunda O’nun anısına bu sergiyi düzenlemiş bulunuyoruz”, dedi.

“Fotoğrafın değeri onu kalıcı kılacak anlamda saklıdır”
Geçen yıl gelirini Kemal Saraçoğlu Lösemili Çocuklar ve Kanserle Savaş Vakfı’na bağışladıkları sergilerinin bir diğerini bu kez SOS Çocuk Köyü Derneği yararına düzenlediklerinin altını çizen Özlük, “Fotoğrafın değeri, onu kalıcı kılacak anlamında saklıdır. Sanatın veya hayatın herhangi bir alanında yapmış olduğumuz işlerin sosyal sorumluluk projeleriyle birleşimi, anlamı oluşturacak olan katmandır. Bu bir sosyal sorumluluk ruhu. Üniversite öğrencilerinin eğitim sürecinde bu bilinci benimsemelerini arzu ediyor ve bu yönde emek veriyorum”, dedi.

“Fotoğrafın öyküsü, kadrajın çok daha ötesinde bir bütünlük içerir
Fotoğrafın öyküsünün kadrajın çok daha ötesinde bir bütünlük içerdiğine de değinen Özlük, “bu öykü; fotoğrafın çekiminden, varacağı noktaya kadar geçen süreç ve duvara asıldığında bünyesinde biriktirdiği aura’dır. Bugün için sergilemiş olduğumuz fotoğraflarımızın aura’sı, SOS Çocuk Köyü Derneği yararına düzenlemiş olduğumuz sergi ve tüm bu süreçte öğrencilerimizle birlikte edinmiş olduğumuz yaşanmışlıklardır”, dedi. Ayrıca öğrencilerine profesyonel yaşama geçtiklerinde, ortaya çıkardıkları ürünlerin temeline “sevgiyi” koymalarını temenni eden Özlük, sevgi ve saygı ile harmanlanan emeğin güzel sonuçlara ve başarılara gebe olduğunu belirtti.

SOS Çocuk Köyü yararına düzenlenen “Fotoğraf Sergisi”, 25 Mayıs 2017, saat 17:00’ye kadar sanat severlerin beğenisine sunulurken, organizasyonun 2. ayağı ise 29 Mayıs 2017 tarihinde, saat 10:00’da, Girne’de gerçekleştiriliyor. Girne Gençlik ve Eğitim Merkezi (GİGEM) binasında 2 Haziran 2017, saat 16:00’ya kadar devam edecek olan sergide, SOS Çocuk Köyü Derneği yararına fotoğraflar satışa sunulacak.

SOS Çocuk Köyü Derneği
SOS Çocuk Köyü, dünya çapında Uluslararası SOS Çocuk Köyleri şemsiyesi altında yer almaktadır. SOS Çocuk Köyleri dünyanın en büyük, bağımsız, kar amacı gütmeyen sosyal gelişim organizasyonlarından biri olarak, 134 ülkede çocuklara aile odaklı bakım veren, çocuk hakları savunuculuğu yapan ve özellikle aile temelli bakımı kaybetmiş çocuklara aile kuran bir sivil toplum gelişim organizasyonudur. Dünyada 73 binden fazla çocuk ve genç, 491 SOS Çocuk Köyünde ve SOS Gençlik Evinde yaşamaktadır. Bunun yanında, SOS Aile Güçlendirme Projeleri, okul öncesi eğitim, mesleki eğitim merkezleri, okullar ve hastaneler ile 1 milyon çocuğa ve ailelerine sosyal destek, malzeme, psikolojik destek, sağlık hizmetleri sağlamaktadır. SOS Çocuk Köyleri kriz ve felaket anlarında ailelere ve çocuklara acil kurtarma programlarıyla da yardım ulaştırmaktadır.

Prof. Dr. Sabit Kalfagil
Fotoğrafla 1960’ta hobi düzeyinde ilgilenmeye başlayan Kalfagil, başlangıçta mimarlık ve arkeoloji eserlerinin belgelenmesi biçiminde süren çalışmalarını Anadolu insanı, doğası ve kültürüne tanıklık etme misyonuna dönüştürdü. 1981 FIAP Uluslararası Yarışması’nda ikincilik, 1983 Devlet Fotoğraf Yarışması’nda birincilik, 1988 D.D.Y. Fotoğraf Yarışması’nda birincilik, 1989 İslam Konferansı Teşkilatı Uluslararası Yarışması’nda birincilik ödülleri aldı. Yurt içi ve yurt dışında birçok sergiye katıldı. 1972 ve 1988’de iki kişisel sergi açarken, birçok fotoğrafı Turizm Bakanlığı yayınlarında ve Türkiye afişlerinde yer aldı. Ulusal ve uluslararası sempozyum ve konferanslara katılıp, birçok yarışmada jüri üyeliği yaptı. 1981’de “Fotoğraf Sanatında Kompozisyon” adlı kitap ve 1988’de “Fatih Anıtları” adlı albümü yayınladı. 1989’a kadar yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak çalışmalarda bulunurken, 1989’da doçent oldu. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümünde Belgesel Fotoğraf Sanat Dalı Başkanı olarak görev yaptı. 1993’de TRT için Kamil Fırat ile “Işığın Peşinde Anadolu” adlı 9 bölümlük bir belgesel hazırladı. 1998’de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümüne profesör olarak atandı. Profesyonel Tanıtım Fotoğrafçıları Derneği ile İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneğinin onur üyesi olan Kalfagil, ayrıca 2011 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından “Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”‘ne de layık görüldü.

 

 

0 793
Röportaj: İbrahim Emre Sugel

Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Sinema ve Televizyon Bölüm Başkan Yardımcısı Öğretim Görevlisi Ahmet Goran, Kosova’da yaşadığı savaş muhabirliği deneyimi üzerine çarpıcı yaşanmışlığını bizlerle paylaştı

Bugün Ortadoğu’da şiddetle artan bunalım ve mülteci dramının bir benzerinin, televizyon haberciliği yaptığı yıllarda özellikle Yugoslavya’nın dağılması sürecinde Balkanlar’da da yaşandığını anımsattı.

Kanal D televizyonunda haber kameramanı olarak görev yaptığı sırada Kosova’daki Sırp işgalini belgelemek amacıyla bölgeye gönderilen Goran, orada yaşadıkları ile meslek hayatının en zor sınavlarından birini verdiğini söyledi. Dönüşünden sonra bir travma da, Kosova’lı mültecileri ziyarete gittiğinde yaşadığını dile getirdi.

goran_web2

“Kosova’da etnik katliam vardı”
Günümüzde o yılları anımsamayan ve yaşamayan bir neslin varlığına dikkat çekerek Kosova’da Arnavutlardan, Türklerden, Boşnaklardan ve Sırplardan oluşan farklı etnik grupların yaşamlarını sürdüğünü hatırlatmakta fayda gören Goran, “Kosovada etnik katliam vardı. 90’lı yıllarda Yugoslavya’ya bağlı özerk bir bölge olan Kosova’da Milosevic’in idaredeki etkisini arttırmasıyla olaylar patlak verdi. Nüfus olarak azınlık olmasına karşın Sırplar, bu bölgenin tamamında hüküm sürme hayalindelerdi”, dedi. Ayrıca Goran, bu sürecin oluşumunda bölgenin altın rezervlerinin yoğunluğunun anlaşılmasının olaylara etkisinin yüksek olduğunu da ifadelerine ekledi.

“Neredeyse her gün eksiliyorduk”
Kosova’da görev yaptığı süre boyunca uluslararası basınla Prizren kent merkezinde aynı otelde konakladıklarını dile getiren Goran, “hemen hemen her gün bir gazeteci veya televizyoncu arkadaşımız yaralanıyor ya da hayatını kaybediyordu. Gazeteci öldürerek veya yaralayarak gözdağı verip, katliamın duyulmasını engellemeye çalışıyorlardı” dedi.

“Prizren’de abluka altında bir köy”
O gün abluka altındaki köye giderken birçok kontrol noktasından geçeceklerini biliyorlardı. Goran o anları şu şeklide ifade etti: “Karşı karşıya olduğumuz riskin farkındaydık fakat siz habere gitmezseniz orada bulunmanızın da bir ehemmiyeti kalmıyordu. Muhabir arkadaş, taksi şoförü ve tercüman kadınla beraber yola koyulduk. Henüz ilk kontrol noktasında Yugoslav ordusuna mensup Sırp askerler tarafından durdurulduk. Bir anda taksi şoförü ve tercüman panikledi. Sırp askerlerle aralarında gerçekleşen hızlı diyalogları bize aktarıyorlardı. İki askerin otomatik silahlarını başımıza hedef alarak tehditkâr biçimde yüzümüze bakmaları yetmezmiş gibi, yolun iki yanında duran tankların top namluları da arabamıza çevrilmişti…”

“Tankların namluları ikimize nişan aldı”
Tankların kendisi ve muhabir arkadaşına nişan alması üzerine Goran, “Sırp askerler taksi şoförü ve tercümanın gitmelerini, bizim ise kalmamızı istiyorlardı. Ölüm tehdidi altındaydık. Muhabir arkadaşım donup kalmıştı. O anda Sırp askerler ne söylüyorsa, taksi şoförü ve tercüman kadın ağlamaya başlamış, ben ise hayatımda hiç konuşmadığım kadar çok konuşmaya başlamıştım…”

“Bu oyundan sıkılmışlardı”
Ölümle yaşam arasındaki o gergin anları ifade eden Goran, “hayatta kalmak için akla hayale gelmedik şeyler anlatıyor ve anlattıklarımın askerler üzerinde sonuç vermesini bekliyordum. Sanırım işe yaradı. Anlattığım birbirinden alakasız onca şeyden galiba askerlerin de kafası karışmıştı ya da sadece bu oyundan sıkılmışlardı. Bize binbir hakaretler ederek arabamıza binip, defolup gitmemizi söylediler…”

“Hala emin değildim”
Araçlarına bindiklerinde kendisi hariç herkesin bir sinir boşalması yaşadığını ve ağladıklarını belirten Goran, “ben ise hala emin değildim. Tankların namluları aracımızı hedef almış takip ediyordu. Bizi aracın içinde vuracaklarını düşünüyordum. Bu oyunu böyle bitireceklerdi. Bir kaç yüz metre ilerideki yamacı geçen köşeyi döndüğümüzde ise artık ben de ağlıyordum. Sinirlerim boşalmıştı. Adrenalinle gelen geçici direnç bir anda kayboldu. İnsanların bu kadar zalim olabileceklerini anlamak mümkün değildi…”

Bu olayın üzerinden birkaç ay geçtikten sonra ise, Kosova’dan Türkiye’ye ağırlıklı olarak Türklerden ve Arnavutlardan oluşan mülteci akınları gerçekleşiyor, Trakya bölgesindeki mülteci kamplarına yerleştiriliyorlardı. Dönemin hükümeti ve sivil toplum örgütleri onlara yardım kampanyaları başlatmışlardı. Ahmet Goran da Kosova’da yaşadıklarının etkisiyle kendi deyimiyle, “onlara vefa borcu” hissetmiş, eşiyle birlikte bu kamplardan birine gitmeye karar vermişti.

“Taksiciyle karşılaşmak”
Kendisi ve eşinin çabalarıyla komşularından, yakın tanıdıklarından topladıkları bir araba dolusu giysi ve gündelik ev eşyası da alarak, Lüleburgaz yakınlarındaki mülteci kampına doğru yola çıktılarını belirten Goran, “kampta dolaşırken inanılmaz bir tesadüf oldu. Yüzlerce mültecinin arasından Kosova’daki o taksi şoförünü gördüm. İşte o an… Anlatılması güç duygular bunlar. Kendisine Kosova’da görev yaptığım süreçte misafir olmuştum. Sofralarında konuktum. Şimdi ise zor koşullar altında, bir mülteci kampında onları ülkemizde misafir ediyorduk. Şartlar çok değişmişti. O ve diğer mülteciler perişandı. Bakışları değişmişti, ifadeleri daha da sertleşmişti ama bir o kadar da kırılgandılar…”

“Hepimizin mülteci olma riski var”
Bunca deneyim ve yaşanmışlıktan sonra empati kurabilmenin insanlık adına önemine değinen Goran, “insanların yersiz ve çirkin ön yargıları var. Onlar, mültecileri suça meyilli, hırsız vs. sanıyorlar. Oysa mültecilerin de bir hayatları, aileleri ve nitelikleri var. Bugün bundan daha büyük bir dram yaşanıyor. O da Suriyeli mülteciler krizi. Türkiye’de yaşayan birçok insanın Suriyeli mültecilerden şikâyet ettiğini, hatta nefret ettiklerini görüyorum. Bu bana çok dokunuyor. Bu şikâyetleri eden insanlar o Suriyelilerin evlerinde bir nedenle misafir edilmiş olsalardı ve şimdi onları sokakta dilenirken görselerdi nasıl hissederlerdi? Empati kurmak gerek. Bunu içi boş bir kavram olarak söylemiyorum. Gerçekten empati! Zira hepimizin bu zor coğrafyada bir gün mülteci olma riskimiz var”, diyerek Kosova’daki yaşanmışlığın derin etkisi ile günümüz değerlendirmesini bizlerle paylaştı ve sözlerini noktaladı.

0 957
Röportaj: Deniz Doğançay, Fotoğraf: Burakcan Batuk

Dr. Esra Ummak, geçtiğimiz günlerde, mezunu olduğu Doğu Akdeniz Üniversitesi’ni Yeni Medya ve Gazetecilik Bölümü’nün düzenlediği “Homofobiyle Baş Etme” konulu söyleşi için ziyaret etti. Dr. Esra Ummak’ın eğitim alanında homofobinin azaltılmasına yönelik uygulamalı olarak gerçekleştirdiği; “Deneysel Olarak Sınanmış Homofobiyle Baş Etme Grup Rehberliği Programı”, kitap olarak yayınlandıktan sonra DAÜ’de hem konu hakkında ayrıntıları anlattı hem de kitabın tanıtımını yaptı. Yüksek lisansını Mersin Üniversitesi’nde, doktorasını ise Çukurova Üniversitesi’nde tamamlayan Ummak, söyleşi sonrası DAÜ Gündem Gazetesi’nin sorularını yanıtladı.


Eşcinsellik nedir?
Cinsel yönelim, duygusal yakınlık ve cinsel ilginin belli bir cinsiyete çekimi olarak tanımlanabilmektedir. Bu çekim genellikle eşcinsellik, biseksüellik ve heteroseksüellik kategorileri altında toplanmaktadır. Eşcinsellik, eşcins veya cinsiyettekiler arasında kurulan romantik ve cinsel çekim anlamına gelmektedir. Erkek eşcinseller için gey, kadın eşcinseller için ise lezbiyen ifadesi kullanılmaktadır. Biseksüellik, cinsel yönelimin her iki cinse dönük olması iken heteroseksüellik ise cinsel yönelimin karşı cinse dönük olmasıdır.

Cinsel kimlik, kişinin kendini kavrayışla bağlantılı olarak; beden ve benliğin belli bir cinsiyet içindeki algısı olarak tariflenebilir Diğer bir deyişle, cinsel kimlik biyolojik cinsiyetten bağımsızdır. Eşcinsellik cinsel yönelimle ilişkili iken, transseksüellik (transkadın, transerkek) cinsel kimlikle ilgilidir.

Toplumun normları dışında  bir cinsel yönelim hastalık mıdır?
Eşcinsellik 1973 yılında Amerikan Psikiyatri Birliği’nce “hastalık  sınıflandırması”ndan; 1990 tarihinde ise Dünya Sağlık Örgütü’nce (WHO)  “Uluslararası Hastalıklar Sınıflandırması” ndan çıkartılmış, ancak bu süreç kademeli olmuştur.  1952 yılında DSM’nin ilk baskısında   “sosyopatik kişilik bozukluğu” altında yer alan eşcinsellik, 1968 yılındaki ikinci baskı olan DSM-.de ise ayrı bir cinsel sapkınlık olarak kişilik bozuklukları kategorisinde bulunan eşcinselliğin sınıflandırmadaki yeri sorgulanmaya başlanmıştır. Bu sorgulama yerini 1980 yılında basılan DSM-III’de  “ego distonik eşcinsellik” başlıklı bir kategoriye bırakmıştır. Bu kategori, kendi cinsine yönelik uyarılmanın neden olduğu ruhsal sıkıntıyı ifade etmektedir. Ancak bu noktada, egodistonik eşcinselliği yordayan diğer değişkenlerin (toplumsal homofobi, içselleştirilmiş homofobi) de etkisi göz önüne alınıp tartışılmış ve bu değişkenlerin neden olduğu bir sıkıntının ruhsal bozukluk olarak yayımlanmasının yanlış olması gerekçeleriyle 1987 yılında DSM-III-R’de sadece “kişinin cinsel yönelimine bağlı yaşadığı kalıcı ve belirgin rahatsızlık’ adı altında, “başka türlü adlandırılamayan cinsel bozukluklar” başlığı altında kalmıştır. 1994’te yayımlanan DSM IV’te ise hiçbir tanı kategorisi içinde yer almamıştır. Transeksüellik ise DSM IV’ten önce hastalık statüsünde yer alırken, bu tarihten sonra cinsel kimlik bozukluğu olarak yeniden tanımlanmış ve de 2013’te yayımlanan DSM V’te ise “cinsel kimliğinden yakınma (hoşnut olmama)” başlığı altında düzenlenmiştir.

Ancak 44 yıl önceki bu bilimsel veriye rağmen, eşcinselliği hala “eşcinsellik bana göre ….” diye başlayan, bilimsellikten uzak tamamen kültürel değerler ve ahlaki kodlarla örülü cümleler kuran alan içi ve alan dışı bireyler ve kurumlar maalesef ki mevcuttur. Bizler eşitlik ve insan hakları zemininde bilimsel bilgi üreten akademisyenler olarak bu kişi ve kurumları takip ve ifşa ediyor, kendi kültürel normlarını mesleki faaliyetlerinin içine sokmamaları gerektiği konusunda duyarlı ve hassas olmaya davet ediyoruz.

Eğitimde bu durumun gençler üzerinde  etkisi nelerdir?
İlgili literatür incelendiğinde, LGBT öğrencilerin, heteroseksüel akranlarına kıyasla intihar düşünceleri, intihar girişimi, depresyon, zorbalık ve mazeretsiz devamsızlık bakımından daha fazla risk altında bulundukları ortaya çıkmıştır. Buna paralel olarak, okulda LGBT mağduriyetleri, olumsuz ruhsal sağlık sonuçları ile ilişkili bir faktördür. Bontempo ve D’Augelli (2002), okullarda heteroseksist taciz düzeyinin yüksek sağlık riskiyle ilişkili olduğunu belirtmektedirler. Ülkemizde de heteronormatif şekilde yapılandırılmış eğitim sürecinden geçen, cinsiyet normlarına uymayan öğrencilerin zorbalık yaşantılarına maruz kalması kaçınılmaz olmaktadır.

Öğretmenlerin homofobik tutum ve davranışlarının, eşcinsel öğrencilerin okul hayatı ve sosyal yaşam kalitesine ne derecede etki ettiğine vurgu yapılabilir. Bu sorunun en erken ve en etkili biçimde çözülebilmesi için müdahale çalışmaları gerekmektedir. Bu bağlamda öğretmenlerin homofobik tutumlarını azaltmaya yönelik grup rehberliği destek programlarının çok önemli olduğu düşünülmektedir. Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD) ve Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği (CETAD) tarafından 2015 yılında yapılan ortak basın açıklamasında eğitim kurumları ve eğitim-öğretim sisteminde de LGBT’lerin hakları ve ruhsal bedensel gelişimleri için acil önlemler alınması gerektiği belirtilmiştir.

Konu hakkında yapılan araştırmalar ve kişisel görüşleriniz nelerdir?
Tüm öğrenciler için güvenli bir öğrenme ortamı sağlamak için, okul bölgelerinde özellikle cinsel yönelimle ilgili sıfır tolerans politikaları uygulanmalıdır. Bu çalışmaları sadece okullarda homofobik tutumları önlemek için değil aynı zamanda queer pedogoji zemininde çeşitlilikle kucaklaşmayı artırmak ve öğrencilerin yaşamlarını iyileştirmek amacıyla yapmakta yarar vardır. Ülkemizde öğretmenlerin (öğretmen adaylarının) homonegativite, heteroseksizm ve heteronormativite konularında bilgilenmelerine, cinsel kimlik ve cinsel yönelime dayalı ayrımcılığa yönelik müdahale becerisi kazanmalarına ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.  Öğretmenlerin, LGBT öğrencilerini taciz ve homofobik zorbalığa karşı koruyan sınıf ve okul politikası geliştirme becerilerini arttırmak çok önemlidir. Olumlu sınıf ortamını yaratacak ve bu tür müdahale programlarını uygulayabilecek kişiler olarak öğretmenlerin hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimler yolu ile iletişim kurma, sınıfta olabilecek çatışmaları çözme, homofobik davranışlarla baş etme, homofobi ve heteroseksizmin insancıl, feminist ve bilişsel davranışçı çerçevede nasıl ele almaları gerektiği bilgisi sağlanabilir. Homofobik zorbalığın kronikleşmeden önlenmesi için, eşcinsel-hetero öğrenci ve aile üyeleri tarafından okul temelli destek gruplarının oluşturulması sağlanabilir. Bunun yanında, kriz, intihar ve zorbalığa karşı okul personeline müdahale eğitimi, öğretmen, idareci ve okul personelinin homofobiyle başetmesine yönelik önleme çalışmalarının okullarda mümkün olduğunca anasınıfı ve ilkokul düzeyinde başlatılması, eşcinsellere yönelik olumsuz tutumun sonuçlarının başarıyla kontrol edilmesini sağlayabilir. LGBT öğrencilerin özellikle kritik bir gelişim aşaması olan ergenlik döneminde akranlar, aile, öğretmen ve okul personeli ile sağlıklı bir iletişim kurması, mutlu, kendine güveni olan, başarılı bireyler yetişmesine katkı sağlayacaktır. Gerek LGBT gerekse de heteroseksüel öğrencilere güvenli bir öğrenme ortamı sağlamak için konunun uzmanlarından oluşan danışma kurulları oluşturulması ve kurum yöneticilerinin desteği çerçevesinde bu kurullar aracılığıyla çeşitli kurs, seminer ve toplantılar düzenlenmesi sağlanabilir. Ayrıca broşür, afiş ve el kitapçıkları hazırlayarak ebeveynlerin, öğretmenlerin, idarecilerin ve okul personelinin çeşitlilikle kucaklaşmayı arttırmak, öğrencilerin yaşamlarını iyileştirmek için ihtiyaç duydukları konuda bilgilenmeleri ve sağlanabilir.

Homofobi nedir, kültür bunu nasıl besler
Eşcinsellere karşı gösterilen şiddet ve saldırganlığın altında yatan önemli bir neden homofobidir. Bir kavram olarak homofobi, 1970’lerin başında eşcinselliğe ve eşcinsellere karşı korku ve nefreti ifade etmek amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Homofobiyle ilgili bu tanım bireyin psikolojik süreçlerine ilişkin bir “patoloji söylemi” içermektedir.

Homofobi kelimesi her ne kadar eleştirilmiş olunup eksik ve yetersiz bulunsa da yaygın şekilde kullanılmaktadır. Fakat bu kullanımının gerek literatürde gerekse de LGBT aktivizmde varolan tanımından öte yoğun olarak homonegativizmi de içinde barındıran sosyal ve kültürel bağlamlarda ele alındığı gözlemlenmektedir.

Medyanın bu insanlara yaklaşımını hedef gösterme olarak görüyor musunuz ve bu konuda ne yapabiliriz?
Medyada eşcinsellik sunumu stereotipleştirme, LGBTİ’leri cinsel obje olarak sunma, LGBTİ’ler ve yaşadıklarını kriminalize etme, LGBTİ’leri karikatürize etme, hastalık/sapkınlık/günah kategorisinde verme şeklinde olabilmektedir. Trans kimliklerle ilgili olarak ise kişinin beyan ettiği ismi değil kimlik adının kullanılması bilinçli olarak yok saymak ve aşağılamak amacıyla kullanılmaktadır. Örneğin, Duygu takma adlı travesti Hakan bilmem ne yaptı vb. Bir diğer yandan medya LGBTİ varoluşunu magazinleştirmektedir. (Yok artık dedirten sıra dışı evlilik! Bu düğünde iki gelin var gibi…) LGBTİ temsilinde kullanılan görseller önyargıyı beslemekte ve de mağduru küçük düşürücü fotoğraflar yayımlanabilmektedir.

Medya çalışanlarına LGBTİ’leri temsilllerinde seksist ve homonegatif yaklaşımı benimsememeleri için KAOS GL Derneğinin 2010 yılında yayımladığı “Medyada Homofobiye Son”  adlı kitapçığını okuyup analiz etmelerini tavsiye ederim. Bu alanda derneğin bir çok çalışması da mevcuttur. Bununla birlikte iletişim ve medya öğrencileri ve çalışanlarına ayrımcı söylemi izleme ve raporlama atölyeleri mutlaka yapılmalıdır.

Son olarak Kaos’un şiarıyla röportajı sonlandırmak isterim. Varolan bütün cinsiyet, cinsel kimlik ve yönelim, toplumsal cinsiyet rolleri, kültürel değerler ve ahlaki kodları sorgulayıp herkes için eşit ve farklılıkları kucaklayan zeminde yüksek sesle söylemek gerekmekte: -Eşcinsellerin özgürleşmesi heteroseksüelleri de özgürleştirecektir!

0 481
Haber: İbrahim Emre Sugel, Fotoğraflar: Burakcan Batuk

Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarım Bölümü (VACD) öğrencilerinin, fotoğraf sanatçısı ve öğretim görevlisi İsmail Gökçe önderliğinde hazırladıkları fotoğraf sergisinin açılışı yapıldı. Sergi açılışında aynı zamanda VACD öğrencilerinin şeref-yüksek şeref sertifikaları da takdim edildi.

DAÜ Öğretim Görevlisi İsmail Gökçe’nin “Tanıtım Fotoğrafçılığı” dersi kapsamında, öğrencilerin  dönem içi projelerinden oluşan sergide; 21 öğrencinin, moda, portre ve deneysel çalışmalarından meydana gelen 33 eser ziyaretçilerin beğenisine sunuldu.

Serginin ilk gününde DAÜ İletişim Fakültesi Dekan vekili Doç. Dr. Agah Gümüş, VACD Bölüm Başkanı Doç. Dr. Senih Çavuşoğlu, Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Bölüm Başkanı Doç. Dr. Anıl Kemal Kaya, öğretim üyeleri, öğretim görevlileri ve araştırma görevlileri öğrencilerini yalnız bırakmadı. VACD öğrencilerinin şeref-yüksek şeref sertifikalarının öğretim üyeleri tarafından takdim edildiği fotoğraf sergisi açılışı toplu fotoğraf çekimi ile son buldu.

DAÜ Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarımı Bölümü Sergi Salonu’nda açılışı yapılan fotoğraf sergisi 9 gün süreyle ziyarete açık olacak.

 

 

0 754
Haber: İbrahim Emre Sugel, Fotoğraflar: Burakcan Batuk

CNN Türk Haber Programları Merkezi Müdürü, Yrd. Doç. Dr. Cansel Poyraz Akyol’un katılımıyla gerçekleştirilen, Sinema ve Televizyon Bölümü’nün düzenlemiş olduğu “Televizyon Haberciliği” konulu atölye çalışmaları tamamlandı.

DAÜ iletişim Fakültesi Öğretim Üyeleri, Öğretim Görevlileri ve öğrencilerin interaktif katılımıyla 5 gün boyunca devam eden atölye çalışmalarında, öğrenciler CNN Türk Haber Kanalı personeli olmanın pratiğini yaptılar. CNN Türk Haber Programları Müdürü Yrd. Doç. Dr. Cansel Poyraz Akyol’un bilgi ve deneyimlerini paylaştığı organizasyonda katılımcılar, her gün gerçekleştirdikleri haber toplantıları, haber bülteni hazırlıkları, spikerlik, muhabirlik, yayın akışı ve tartışma programları hazırlığı üzerine uygulamalar yaptı.

Cansel Poyraz Akyol’dan Staj Müjdesi
Atölye çalışmalarının 2. gününde öğrencilerin içerisinden bir kişiye CNN Türk’te staj imkanı tanıyacağının müjdesini veren Akyol, “sizlerle çok verimli bir süreç geçirdik. ‘CNN Türk’de staj yapmak istiyorum çünkü…’ konulu önermeye yazılı vermiş olduğunuz yanıtlar üzerinden seçimimizi  tamamladık. ‘Darbe olsa dahi kameramı bırakmam’ diyen arkadaşınız Semih Arslan CNN Türk’de staj imkanı buldu”, dedi.

Ne Pahasına Olursa Olsun Yayın Devam Etmeli
15 Temmuz gecesi CNN Türk’de yaşananlar üzerine hazırlamış oldukları belgeseli de katılımcılarla paylaşan Akyol, “habercinin mesaisi bitmez. O gün olağan üstü bir gecede olağan üstü çaba gösterdik. Kritik anlarda hızlı, pratik, doğru organize olabilmelisiniz. Biz de bunu başardık. Ne pahasına olursa olsun yayını devam ettirebilmelisiniz”, dedi.

Ayrıca etkinliğin son gününde konuk daveti ve ikna edimi üzerine bir öğrenci ile, pazar akşamı CNN Türk ekranlarında yer alacak “Gündem Özel” programına daveti planlanan katılımcılardan biri arasında canlı telefon bağlantısı yapılarak atölye çalışmaları noktalandı.

Kapanış konuşmasını yapan Sinema ve Televizyon Bölüm Başkanı Doç. Dr. Bahire Özad,  “Cansel Poyraz Akyol’a enerjisi, bizlere kattıkları ve emeklerinden ötürü çok teşekkür ederiz. Yeni etkinliklerle sizleri buluşturmaya devam edeceğiz”, dedi.  5 Gün boyunca DAÜ İletişim Fakültesinde devam eden “Televizyonda Habercilik” konulu atölye çalışmaları, katılımcı akademisyen ile öğrencilere DAÜ İletişim Fakültesi Dekan vekili Doç. Dr. Agah Gümüş tarafından sertifikalarının verilmesi ve toplu fotoğraf çekimiyle son buldu.

0 764
Haber: İbrahim Emre Sugel, Fotoğraflar: Burakcan Batuk

Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik (PDR) uzmanı Dr. Esra Ummak, Yeni Medya ve Gazetecilik Bölümü’nün düzenlemiş olduğu “Homofobiyle Baş Etme” konulu söyleşide Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) İletişim Fakültesi öğrencileri ile buluştu.

Yeni Medya ve Gazetecilik bölümünün düzenlemiş olduğu etkinliğe öğrencilerin yanısıra, araştırma görevlileri ve öğretim üyeleri de katıldı. Yüksek Lisans ve doktora çalışmalarını eşcinsellere yönelik tutumlar üzerine yapan ve halen bu alanda çalışmalarına devam eden PDR Uzmanı Dr.Esra Ummak, toplumsal cinsiyetin rollendirmeleri üzerinde durarak, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsel kimlik, cinsel yönelim ve homofobiye karşı neler yapılması gerektiğine yönelik bir sunum yaptı. Söyleşide cinsel yönelimin  cinsel kimlikle  karıştırılmaması gerktiğine  değinen Ummak, “cinsel yönelim de kişinin kendi bedeniyle ilgili özel bir isteği yoktur. Bu durum; cinsel duygu, istek ve davranışların belli bir cinsiyete çekimidir”, dedi.  LGBTİ’nin hastalık olarak görülmesinin yanlış olduğuna vurgu yapan Ummak, Dünya Sağlık Örgütünün de 90’lı yıllarda bu tutumunu değiştirerek LGBTİ’yi hastalık listesinden çıkarttığını dile getirdi. Bu bağlamda eşcinselliğin sebebini anlama çabasının yersiz olduğunu, halihazırda heteroseksüelliğin sebebinin de bilinmediğine dikkatleri çekti.

“İktidar normlarının dışında kalan her yaklaşım baskı altındadır”
İktidarın kurmuş olduğu norm sisteminin dışında kalan her yaklaşımın baskı altında olduğuna değinen Ummak, ” halen yaşam hakkı konulu eylemler yapıyoruz. LGBTİ bireylerde bu baskı çok daha fazla var, ama umut da var. İnsan hakları aktivizmi her koşulda devam ettirmemiz gereken bir mücadeledir” dedi.

“Medya eşcinselleri karikatürize ediyor”
Medyanın eşcinselleri karikatürize ettiğine dikkat çeken Ummak, “…medya çok önemli bir alandır. Cinsiyetçi, ayrımcı, homofobik yaklaşım ve dilin kullanılmaması gerekir. Kullanılan dil ve karikatürize edilen eşcinsellik ile medya, ne yazık ki toplumda kalıp düşünceleri ve ön yargıları üretmektedir”, dedi. Ayrıca bu alanda KAOS GL  derneğinin medya atölyelerindeki çalışmalarının örnek alınması gerektiğini de vurguladı.

Öğretmenlerin eşcinsel öğrencilerine karşı tutumları ve ebeveynlerin çocuklarına yönelik olan yaklaşımlarına da değinen Ummak,”öğretmenler ve ebeveynlerin yaklaşımları çok önemlidir. Ailesi ve çevresi tarafından homofobik yaklaşımlara maruz kalan kişilerde intihar, madde kullanımı ve okula devamsızlık artış göstermektedir”, dedi. Bu alanda öğretmenlere yönelik yapmış oldukları eğitim programlarıyla homofobik tutumlarda azalma gerçekleştirdiklerini de sözlerine ekledi.

Söyleşide ayrıca akademik çalışmaların yanı sıra, sosyal hayatta homofobiye karşı düzenlenebilecek çeşitli aktivitelerin önemine de değinilirken, Dr. Esra Ummak sözlerini şu şekilde noktaladı: “Öğrencilik yılllarımda film yaptım. Şu an akademideyim ama aynı zamanda da sokaktayım. Bu alandaki çalışmalarımız adım adım ilerliyor. Tek bir kişinin dahi homofobiye karşı düşünsel değişimi kıymetli bir kazanımdır”, dedi.

Söyleşi, Dr. Esra Ummak’ın yazmış olduğu “Homofobiyle Baş Etme / Grup Rehberliği Programı” adlı kitabının tanıtımı ile son buldu.

0 717

Küresel düzeyde yüksek lisans programlarını değerlendiren derecelendirme kuruluşu Eduniversal’ın 2017 yılı için hazırladığı raporunda, Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) İletişim ve Medya Çalışmaları yüksek lisans programı en iyi ilk 200 program arasında 5. sıraya yükseldi. DAÜ İletişim Fakültesi 2011 yılından bugüne kadar istikrarlı bir şekilde aynı listede kalmaya ve ilerlemeye devam ediyor.

Avrasya’da ilk 5’te
DAÜ Halkla İlişkiler ve Basın Müdürlüğü’nden yapılan açıklamaya göre, İletişim Fakültesi Dekan Vekili ve İletişim ve Medya Çalışmaları lisansüstü program yöneticisi Doç. Dr. Agah Gümüş, konu ile ilgili Eduniversal bürosundan resmi bir belge gönderildiğini, bu belgede, yürüttükleri yüksek lisans programının dünyada ilk 200 program arasında yer aldığını belirtti. Doç. Dr. Gümüş, DAÜ İletişim ve Medya Çalışmaları yüksek lisans programının Avrasya ve Ortadoğu bölgelerinin en iyi 5 programından birisi olarak ilan edildiğini vurguladı. Ayrıca listede Türkiye’den sadece Galatasaray Üniversitesi, İletişim Stratejileri ve Halkla İlişkiler yüksek lisans programının yer aldığını kaydeden Doç. Dr. Gümüş, DAÜ İletişim Fakültesi tarafından yürütülen yüksek lisans programının başarısının istikrarlı bir şekilde devam ettiğini vurguladı.

En iyiler arasında 7. yıl
Eduniversal’ın yükseköğretim alanında önemli bir derecelendirme kuruluşu olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Gümüş, kuruluşun değerlendirme kriterlerini programın dünya çapında ünü ve tanınmışlığı, mezunların işe başlangıç ücretleri ve öğrenci memnuniyeti olarak sıraladı. En iyiler arasında 7. yıllarını doldurduklarını da sözlerine ekleyen Doç. Dr. Gümüş, Eduniversal sitesini 4 milyon 250 bin öğrencinin doğru yüksek lisans programını seçmek için kullandığına dikkat çekti.

1994 yılında Fransa’da kurulan Eduniversal’ın listesine istikrarlı bir şekilde her yıl girmelerinin, programın tanınmışlığını ve itibarını daha da arttırdığını kaydeden Doç. Dr. Agah Gümüş, en iyiler arasında kalabilmenin önemini vurgularken fakülte olarak bu programın kalitesinin daha da yükselmesi için ellerinden gelen gayreti gösterdiklerini ifade etti.

DAÜ İletişim ve Medya Çalışmaları
1998 yılından beri iletişim ve medya çalışmaları alanında tezli yüksek lisans eğitimi verilen DAÜ İletişim Fakültesi programlarında birçok mezun verildi. Bu mezunların arasında KKTC ve TC uyruklu öğrenciler dışında Arnavutluk, Bosna, Filistin, Güney Kore, İran, Kamerun, Nijerya, Norveç, Rusya, Ukrayna, Ürdün gibi birçok ülkeden öğrenci bulunuyor.

0 331
Haber: İbrahim Emre Sugel, Fotoğraflar: Burakcan Batuk

CNN Türk Haber Programları Müdürü, Yrd. Doç. Dr. Cansel Poyraz Akyol, Sinema ve Televizyon Bölümü’nün düzenlemiş olduğu “Televizyon Haberciliği” konulu 8-12 Mayıs tarihleri arasında sürecek olan atölye çalışması kapsamında  Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) İletişim Fakültesi öğrencileri ile buluştu.

Sinema ve Televizyon Bölümü’nün düzenlemiş olduğu etkinliğe öğrencilerin yanısıra, araştırma görevlileri ve öğretim üyeleri de katıldı. Organizasyonun açılış konuşmasını İletişim Fakültesi  Dekan vekili Doç. Dr. Agah Gümüş yaptı. Gümüş, açılış konuşmasında fakülte ve sektör buluşmalarının önümüzdeki günlerde de devam edeceğinin müjdesini vererek, “bu noktada öğrencilerimiz olarak çok şanslısınz. Halen sektörün içerisinde önemli bir noktada bu işi yapmakta olan ve sizlerin pratik uygulamalarla en iyi kazanımlar edinebileceğiniz birini misafir ediyoruz. Böyle değerli bir konuğu ağırladığımız için mutluyuz”, dedi.

“Ahmet Hakan ile Tarafsız Bölge”, “Şirin Payzın ile Ne Oluyor?”, “İnsanlık Hali”, “Gündem Özel”, “Mirgün Cabas ile Her Şey”, “Tecrübe Konuşuyor”,  “Gün Başlıyor” ve daha bir çok programın kordinatörlüğünü ve haber editörlüğünü yapmış olan Cansel Poyraz Akyol, atölye çalışmalarının ilk gününde öğrencilerle CNN Türk’ün işleyişini videolarla tanıştırdı. “Televizyon Haberciliği” üzerine  deneyimlerini aktaran Akyol, “haber kanalı 24 saat yaşıyan bir yerdir. Kameramanından, muhabirine, spikerinden, editörüne, masabaşı yazıcılarına kadar hemen herkesin iyi seviyede gündemi takip etmesi gerekmektedir. Yayınların oluşum aşamasındaki iş bölümünden, yayın esnasında oluşabilecek bir dizi aksiliğin ekrana yansımaması ve akışın devamlığı buna bağlıdır”, dedi.

“Haber seçmek sanattır”
Haberciliğin her şeyi işlemek değil, nelerin gündeme taşınacağını iyi belirleyebilmek olduğuna vurgu yapan Akyol, “Haber seçmek adeta bir sanattır. Gündemi çok iyi takip etmeli, bunun için de çok okumalı ve izlemelisiniz”, dedi.

Performansı en iyi öğrenciye staj müjdesi
5 günlük atölye çalışmalarının neticesinde performansını en çok beğendiği öğrenciye CNN Türk Haber Merkezinde staj imkanı sağlayacağının müjdesini veren Akyol, etkinliğin ikinci yarısında ise yapılan atölye çalışmasıyla bülten hazırlama ve ekran önü sunumu gerçekleştirdi. Öğrencilerin performansından memnun kaldığını belirten Akyol, “yarınki atölye çalışmamızda ise, belirleyeceğiniz gündemler üzerinden haber toplantısı gerçekleştireceğiz. Sıkı bir hazırlık yapmalısınız. Bu çok kıran kırana geçecek, tıpkı bizim her gün yaşadığımız gibi”, dedi. Etkinliğin birinci günü öğrenci ve öğretim üyelerinin toplu özçekim fotoğrafıyla sonlandı.

 

0 417

CNN Türk Haber Programları Müdürü Yrd. Doç. Dr. Cansel Poyraz 8-12 Mayıs tarihleri arasında Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ), İletişim Fakültesi, Sinema Televizyon Bölümü’nün konuğu olacak.

Poyraz, 5 gün boyunca DAÜ İletişim Fakültesi Sinema Televizyon Bölümü öğrencilerine “Televizyon Haberciliği” konusunda bir dizi eğitim verecek. Prof. Dr. Aysel Aziz Salonu’nda (Mor Salon) gerçekleşecek olan atölye çalışmalarının sonunda katılımcı öğrenciler sertifika almaya hak kazanacaklar ve 12 Mayıs Cuma günü İletişim Fakültesi öğretim üyelerinin de katılımıyla sertifikalarını törenle alacaklar.

DAÜ İletişim Fakültesi öğrencileri için bulunmaz bir fırsat
DAÜ İletişim Fakültesi, Sinema Televizyon Bölüm Başkanı Doç. Dr. Bahire Efe Özad konu ile ilgili yaptığı açıklamada bir haftalık atölye çalışmasının öğrenciler için bulunmaz bir fırsat olduğuna değinerek sektörle öğrencileri buluşturmaya önümüzdeki günlerde de devam edeceklerinin altını çizdi. Özad, ayrıca İletişim Fakültesi öğrencilerinin bu atölye çalışmasına kesinlikle katılmaları gerektiğini söyledi.

CanselPoyrazPoster

Cansel Poyraz kimdir?
Marmara Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Estitüsü doktora programı mezunu Yrd. Doç. Dr. Cansel Poyraz Türkiye’nin en büyük haber kanallarından biri olan CNN Türk’te bir çok programın yapımcılığını, haber programları müdürlüğünü ve haber merkezi planlama editörlüğünü yapmaktadır. Ahmet Hakan ile Tarafsız Bölge, Şirin Payzın ile Ne Oluyor?, İnsanlık Hali, Gündem Özel, Migün Cabbas ile Her Şey, Tecrübe Konuşuyor ve Gün Başlıyor bu programlardan bazıları. Poyraz ayrıca daha önce HABERTÜRK ve SKYTÜRK kanallarında çeşitli programların yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlendi. HABERTÜRK’te Türkiye’nin Nabzı, Sansürsüz, Hayatın İçinden, Zafer Arapkirli ile Gündem Özel, Seçime Doğru programları, SKYTÜRK’te 9 belgesel, 10 dosya haber ve birçok haber programa imza attı.

Cansel Poyraz, televizyon sektöründeki kariyerinin yanında akademide de öğrenciler ile deneyimlerini ve bilgilerini paylaşmaya devam ediyor. Yrd. Doç. Dr. Poyraz, Beykent Ünversitesi’nde, Haber Editörlüğü, Haber Yazım Teknikleri, Haber Sunum ve Diksiyon, Program Türleri ve Analizi, Röportaj Teknikleri, Tartışma Programları, Yeni Medya ve Haber Kaynakları, Sosyal Medyanın Etkin Kullanımı ve Dijital İçerik Üretme gibi dersler veriyor.