Manşet Haber
Featured posts

Haber ve fotoğraf: Mustafa Baflı

Keman sesi geliyor sanki ama ses kesik gibi; büyük bir kapıya takılıyor, tam duyulmuyordu. Süzülen ince ışıkla birlikte ya az çıkıyordu sesiya da “kapıyı aç, dinle beni, seni kültüre ve emeğe çağırıyorum” diyordu.

Küçük çocuklara çok büyük gelen eski zamanlardan bir kapı. Kapı büyük ama içerisi pek de büyük değil. Adım atıp içeriye girdiğimizde, inceden süzülen ışığın yanından gelen keman sesi, biraz tozlu olan odaya dikkat çektiriyor.Oturmak için birçok yer var burada. Neden mi? Burası bir sandalye dükkânı. Eskide kalmış alışkanlıkların dükkânı. Hasırdan sandalyeler. Ancak tüm sandalyeler aynı değil.Bazıları küçük, bazıları büyük, bazıları ise henüz yarım, yapılmayı bekliyorlar ana malzemeleri sazlarla.

1946 doğumlu ve aslen Polili olan Saim Hannas sizi gülen yüzüyle bekliyor içeride. Aslında bu 1976’dan beri böyle.O zamandan bu zamana, işine olan sevgisi hiç değişmemiş. Size yaptıklarını büyük bir hevesle göstermek için bekliyor Saim Usta. Bu dükkânda sadece hasır sandalye yapmıyor; tahtalara çeşitli şekiller vererek onlardan süs eşyası da yapıyor; kabakları da süslüyor; sipariş üzerine sandalyenin yanı sıra masa da yapıyor.

IMG_2080Saim Usta, adanın kuzeyine göç etmeden önce daha çok oymacılık ve çalgı aletleri yaptığını, aynı zamanda çalgıları tamir ettiğini anlatıyor. Göç ettikten sonra yeniden meslek sahibi olmaya niyet etmiş ve hasır sandalye yapımına yönelmiş.

Gülen yüzü ve konuşkan yapısıyla dikkat çeken Saim Usta, küçük yaşlarda keman çalmayı öğrendiğini, isteyen müşterilerine keman çaldığını söylüyor.

Saim Usta’nın en büyük destekçisi ise oğlu ve iş arkadaşı Ayhan Hannas. 1982 doğumlu Ayhan Hannas, mesleği 13 yaşında babasını seyrederek öğrenmiş fakat ilk yıllarda mesleği istikrarlı şekilde sürdürmeyerek başka işlerde de çalışmış. 2010 yılında Güzelyurt’ta yaşanan sel felaketi, Ayhan Hannas’ın babasının yanına, baba mesleğine geri dönüşüne sebep oluyor; sel felaketinin ardından baba-oğul dükkânı yeniden yapılandırma kararı alıyorlar.

Bunun için bir makine de alıyorlar. Tahtaları kesmek ve düzeltmek için alınan makine, elektriğin çekmemesi nedeniyle kullanılamıyor. Ayhan Hannas, verilen paranın boşa gittiğini ve makinenin de işlemeden dükkânın bir köşesinde durduğunu söylüyor.

Artık plastik sandalye kullanılıyor

Baba-oğul Hannaslar, hasır sandalyeye talebin azaldığından yakınıyorlar. ‘’Eskiden herkes evlerinde hasır sandalye kullanırdı; meyhanelerdeki sandalyeler bile hasırdandı” sözleriyle anıyorlar geçmişi. Şimdi ise yeni nesil tamamen plastik sandalye kullanımına dönmüş, bu da işlerin ağırlaşmasına yol açmış. Ayhan Hannas nişanlı olduğunu belirterek, evlilik tarihinin işlerin yolunda gidip gitmemesine göre belirleneceğini söylüyor.

0 883
Haber ve Fotoğraf: Mustafa Baflı

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin doğuş sürecini anlattığı “İstenmeyen Bebek Kıbrıs Cumhuriyeti” kitabının ardından,  Kıbrıs’ta 1960-63 döneminde yaşanan olayları yansıttığı “İstenmeyen Bebeğin Ölümü” adlı kitabı, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’ta eş zamanlı olarak okuyucuyla buluşan Dr. Nikolaos Stelya ile kitapları, Kıbrıs’taki mevcut durumu ve barışın geleceğini konuştuk.

Tel örgülerin, asker postallarının, kimlik kontrollerinin olmadığı, adanın her yanında özgürce Rumca ve Türkçe’nin işitildiği, kaynayan bir coğrafya da huzurlu bir liman teşkil eden bir Kıbrıs tahayyülüm var. 

Yunanistan’da yayımlanan Kathimerini gazetesinin Kıbrıs Türk ve Türkiye masası editörlüğünü yürüten araştırmacı yazar ve Türkolog Stelya, internet üzerinden gerçekleştirdiğimiz röportajda, Kıbrıs’ta tüm etnik, dini, cinsel ve siyasi kimliklerin özgürce ifade edildiği federal bir çözümün mümkün olduğu belirtti.

Nikolaos Stelya'nın son kitabı "İstenmeyen Bebeğin Ölümü"
Nikolaos Stelya’nın son kitabı “İstenmeyen Bebeğin Ölümü”

İstenmeyen Bebek Kıbrıs Cumhuriyeti ve İstenmeyen Bebeğin Ölümü nasıl ortaya çıktı? 

İki kitabın öyküsü 2012 yılına dayanıyor. 2-3 yıl önce Lefkoşa Üniversitesi ile ortak bir çalışma geliştirdik. “Kıbrıs Türk toplumu ‘düşman’ EOKA’ya nasıl yaklaştı?” sorusunu sorarak yola çıktık. Bu soru ışığında, Güney’de Kamu Enformasyon Dairesi’nde yer alan zengin gazete arşivinden faydalandık. 2013 yılında bu arşiv çalışmasının ilk meyvesini İstenmeyen Bebek Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yayınlayarak elde ettik. Bir yıl sonra, bu çalışmayı “İstenmeyen Bebeğin Ölümü” takip etti. İki kitap da Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’taki okuyucularla eş zamanlı olarak buluştu.

Kitaplarda Rum basınına göre Kıbrıslı Türk basınından daha fazla yararlandınız. Bunun bir nedeni var mı?

Yukarıda belirttiğim üzere arşiv çalışmam Kıbrıs Türk basınına odaklanmış durumda. Özellikle milliyetçi liderliğinin perspektifini yansıtan gazetelere dikkatimi odaklandırmış durumdayım. İlerleyen dönemde Rum basınını da taramayı hedeflemekteyim.

1963 sonrasında yaşananları anlatan bir kitap yazmayı
düşünüyor musunuz ?

1963-74 dönemi büyük ihtimalle yeni çalışmamın odağında olacak. İlerleyen aylarda bu projeye odaklanmayı hedefliyorum.

Sizin gözünüzle bize barışı anlatır mısınız ?

Tel örgülerin, asker postallarının, kimlik kontrollerinin olmadığı, adanın her yanında özgürce Rumca ve Türkçe’nin işitildiği, kaynayan bir coğrafya da huzurlu bir liman teşkil eden bir Kıbrıs tahayyülüm var. Kıstasları doğru tayin edilmiş ve ilgili taraflarca kabul görmüş olan bir federal çözüm bu projeyi hayata geçirtebilir. Böylesi yeni, modern bir siyasi yapıda tüm etnik, dini, cinsel ve siyasi kimlikler kendilerini özgürce ifade etme olanağı bulacaktır.

Şu an Kıbrıs’ta bulunan bu düzen sizce sürdürülebilir mi? 

Kıbrıs’ın her iki yakasında da siyasi ve toplumsal yapılar büyük bir krizin içerisine sürüklenmiş durumda. Yeni çöküş devrinin faturasını genç nesiller ödemekte. Betonlaşmış, kemikleşmiş etnik-ırkçı kinler ve varolan sınıfsal-sosyoekonomik ağlar statükoyu ayakta tutup bu sorununun üzerine gidilmesini şimdilik engelliyorlar. Ancak bu durumun daha fazla sürdürülemeyeceği her geçen gün daha çok insanca kanıksanmakta.

Mevcut düzende gelecekte Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum gençlerini neler beklemektedir?

Bugünkü kıstaslar ışığında bizleri parlak bir geleceğin beklemediği ortada. Alışveriş merkezlerine, eğlence kültürüne, varolan siyasi yapılara, milliyetçi hegemonyaya bağlı kalmaya devam ettiğimiz sürece Kıbrıslı Türk ve Rum gençler yabancılaşmaya devam edecekler. Şu an Taksim zihinlerimize kazınmakta. Bu heyulayı ve Güney’de hâkim olan Türk karşıtı algıyı -ölü toprağını- üstümüzden bir an evvel atmazsak bizleri karanlık bir gelecek bekliyor olacak.

Bağımsız bir Kıbrıs mümkün müdür ?  

Hızlı adımlarla yakın gelecekte adanın bağımsızlığını elde etmemiz olanaksız. Bölgesel konjektür buna elvermiyor. Buna karşın bu hedefe doğru atılacak adımlar var. Kıbrıs’ın varolan koşullarda bebek adımları ile ilkin kendi ayakları üzerinde durmasını öğrenmesi lazım. Tam bağımsızlık ise zamana ve isteme bağlı.

Son olarak Kathimerini gazetesinden bahseder misiniz?

Kathimerini, Yunanistan’ın ve Balkanların en eski gazetelerinden bir tanesi. Asırlık bir çınar. Bugün Yunanistan’da merkez sağ-liberal çizgide yayın hayatını sürdüyor. 2009 yılında haftalık ve günlük internet baskısı ile Kıbrıs’ta da okuyucularıyla buluşuyor. Bugün Kathimerini Politis ile birlikte Güney’de federal çözümü destekleyen iki gazeteden bir tanesi. Ayrıca, 2009 yılından beri Kıbrıs Türk – Türkiye masası kurmuş olan tek Kıbrıslı gazete.

0 1145
Haber: Bahadır Konuk / Fotoğraf: Uğurcan Taşdelen

Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Müzikal Topluluğu, Dünya Tiyatrolar Haftası nedeniyle düzenlediği etkinlikler kapsamında Türkiye’nin ilk talk şovcusu Cem Özer’i konuk etti. 26 Mart’ta Aktivite Merkezi’nde öğrencilerle buluşan Özer, 27 Mart’ta da DAÜ Müzikal Topluluğu öğrencilerinin sahnelediği “Dedikodu” müzikaline onur konuğu olarak katıldı. Katılımın hayli yoğun olduğu Dedikodu müzikali öncesinde Gündem gazetesine konuşan Özer, oyunculuk ve talk şovculuğun inceliklerine değindi.

Neticede oyunculuk da bir mucitliktir. Bir şeyler yaratabilmek, tasarlamak… Her seferinde yeni bir karakter icat ediyorsun.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okumuşsunuz ancak eğitiminizi tamamlamamışsınız. Bunun sebebi tiyatro mu?

Evet. Bunun sebebi, hem tiyatro, hem tiyatroya olan tutkum, hem ustalarımın bu konuda başarılı olacağımı söylemesi, hem de fakültede aldığımız eğitimle gerçek hayattaki uygulamasının birbiriyle örtüşemeyeceğini görmemdi. Adliyeye girince gördüm ki fakülteye girerken hayal ettiğim şey o değildi. Gerçek bambaşkaymış.

Bir röportajınızda, “İlkokuldayken mucit olmak istiyordum, icatlarım vardı” demişsiniz Neden fen bilimlerini tercih etmediniz?

Fen bilimlerini neden tercih etmedim? Nedenini bilmiyorum ama oraya doğru gitmedim. Bir de, neticede oyunculuk da bir mucitliktir. Bir şeyler yaratabilmek, tasarlamak… Her seferinde yeni bir karakter icat ediyorsun. Bir de, annem “durup dururken icat çıkarma” deyip duruyordu, o yüzden.

Televizyonlarda sohbet programları yapan bir oyuncu olarak tanınıyorsunuz. Her oyuncu sohbet programı yapabilir mi?

Yok yapamaz. Zaten ben de yapamazdım aslında. Ama ben bir talk-showcu karakteri yaratıp bir rol yaratıp onu oynadım.Yani en iyi yaptığım işi yaptım esasında.Ben de bakma öyle çok iyi bir talk şovcu değilim aslında. Hatta benden talk şov istediklerinde çok şaşırmıştım. Ben,Star Televiyonu (Magic Box’tu o zaman) beni çağırıp, biz sizinle bir talk şov istiyoruz dediklerinde, “Ne talk şovu!” dedim. O zamanlar benim ağzımı bıçak açmazdı. Kafamın içi benim çok gürültüdür. Sonra sonra alışıyor insan.

Edebi eserleriniz var. Sizi bir eser kaleme almaya iten şey tiyatro mu?

Edebi eser demek çok iddialı olur. Her kitap yazana yazar dememek lazım. Yazarlık başka bir şey, bir eseri vücuda getirmek başka bir şey. Hele ki kalemle bir eser vücuda getirmek, bir sanat bir meslek değil, bir yaşam biçimidir. Birinin yazı yazıyor olması onu yazar yapmaz; birinin şarkı söyleyip albüm çıkartmış olması onu şarkıcı yapmaz; birinin birkaç dizide oynaması hatta oyunculuk yapıyor olması onu oyuncu yapmaz. Bunlar yaşam biçimidir. Oyuncu gibi yaşaman gerekir. Yazar gibi yaşaman gerekir. Şarkıcı gibi, müzisyen gibi yaşaman gerekir.Yani bir şarkıcı, sokakta giderken, doğada benim duymadığım sesleri duyabilmelidir.Bir oyuncu, bir başkasının göremediği karakterleri gözlemleyebilmeli ve vücut dillerini okuyabilmelidir.Gezdiği her yeri, gördüğü her yeri kaydetmelidir. Bir yazar şurada olan bir kimsenin dikkatini çekmeyecek bir minicik olaydan koskocaman bir hikaye, hatta bir hayat çıkarabilmelidir. Ben anılarımı yazayım, aklıma gelenleri kağıda dökeyim istedim; onun için hiç kendime yazar demedim. Kitabın arkasına da zaten “Ben bir yazar değil, yazanım” dedim. Yazan olmak başka bir şey, yazar olmak başka bir şey. Kafamı rahatlatmak için yazdım. Kafam çok kalabalıklaşıyor bazen. Kendime kendime şizofren gibi çok konuşuyorum. Kafamın içinde müthiş bir muhabbet var. O muhabbetten kurtulabilmek için, yerine yenisini doldurmak için, bazen boşaltmak gerekiyor.

cem ozer3Bir oyuncu olarak size tiyatro mu yoksa beyaz perde mi cazip geliyor? Neden?

Fark etmez. Oyun oynayabileceğim, oyunculuk yapabileceğim her alan benim için muteberdir, geçerlidir. Sokak tiyatrosu, burası da olur. Yeter ki seyirci olsun. Geri kalanın önemi yok. Hatta bazen gece arkadaşlarla çıktığımız zaman bile, bambaşka bir karaktere bürünüp gittiğimiz yerdeki insanları, tabir-i caizse kafaya alıyorum.

Sizce alaylılar mekteplilere göre ne tür avantaj veya dezavantajlara sahiptir?

Şimdi, bu iş Türkiye’de yanlış anlaşılıyor. Oyunculukta eğitim şarttır, ama bu ister ama mektepte olur isterse alayda. Alaylılık eğitimsizlik anlamına gelmez. Yani, onu bazıları çok yanlış kullanıyorlar. Ben de alaylıyım. Buna Ferhan Şensoy çok güzel bir cevap vermişti. Bir manken arkadaşımız bir gün rahmetli Savaş Ay’ın programında, ki ben de oradaydım, “biz de alaylıyız” deyince Ferhan Şensoy döndü , “hangi alaydansınız?”dedi.

Alay dediğin şey, bir hocanın yanına yazılmak, ustanın yanına yazılmak, ona çıraklık etmek demek. Alaylılık o. Nereden gelir bu? Hani şu meşhur Gezi olayları var ya. Gezi olaylarının çıkmasına sebep olan Topçu Kışlası’ndan. O topçu kışlası alaydır. Tanzimat’la birlikte subaylık, askerlik akademik eğitime geçmiştir. Ama Topçu Kışlası’nda, o alayda yetişen subaylar daha kıymetlidir çünkü onlar daha önceki subayların yetiştirdiği öğrencilerdir. Alaylılık lafı oradan gelir. Daha önce bu işi yazmış, çizmiş, öğrenmiş, bulmuş, yaratmış bir kişinin, yani bir ustanın yanında eğitim almaktan. Kimse kendi kendine usta olamaz, bir ustanın yanında çıraklık yapmamış hiç kimse ustalık yapamaz.

Sizce sinema tiyatronun önünü kesmiş midir?

Hayır. Tiyatronun önünü ancak kesse kesse tiyatro keser. Hiçbir sanat bir diğerinin rakibi değildir. Ancak o sanatı icra edenler ki müzikte de öyledir, eğer iyi ürünler ortaya koymazlarsa, tüketici tabii ki ilgisini kaybeder. Daha iyi ürün çıkartan dala yönelirler. Türk sineması son yıllarda o kadar güzel ürünler çıkarmaya başladı ki tiyatro bunun gerisinde kaldı. Bunu bizim köşe başlarını tutmuş sevgili tiyatrocu abilerimize sormak lazım. Niye hala 1976 model tiyatro oynadıklarına, niye bir türlü tiyatroya teknik derken elektronik anlamında yani oyunculuk, reji, yöntem anlamında yenilikler getirilmediklerine bakmak lazım. Bir dönem de arabesk, sözüm ona pop müziğin önünü kesmişti. Sonra pop kendini bir toparladı, şimdi de arabesk yok ortalıkta. O onun önünü kesti gibi bir rekabet olmaz.

0 729

Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) İletişim Fakültesi,  DAÜ Mezunlarla İletişim ve Kariyer Araştırma Müdürlüğü tarafından düzenlenen Uluslararası Kariyer Haftası çerçevesinde televizyoncu Serdar Cebe’yi ağırladı. İletişim Fakültesi Mor Salon’da yapılan etkinlikte, Kanal D’nin ana haber sunucusu Serdar Cebe gazetecilik ve sunuculuk mesleğinin incelikleri üzerine konuştu.

Gazetecilik mesleğine Milliyet’te başladığını anlatan Serdar Cebe, televizyonculuğa ise Kanal D ile geçiş yaptığını söyledi. Üniversite yıllarında haberciliğin aklının ucundan geçmediğini ifade eden Cebe, mesleğe girdikten sonra işini çok sevdiğini kaydetti.

Günümüzde haberciliğin yapılış biçimine dair eleştirilerde bulunan Cebe, “Biz siyasileri izlerdik, takip etmezdik. Şimdi siyasiler takip ediliyor. Onların istediği kadar haber yapılıyor. Protokol haberciliğine geçtik. Habercilik geriye gitti. Şimdiki nesil şanssız. Bizim zamanımızda taşra teşkilatları vardı; İzmir’de Antalya’da temsilciliklerimiz, muhabirlerimiz vardı. Medya daraldı. Medya şimdilerde düşünen, sorgulayan muhabir istemiyor. Size verilmiş çerçevenin dışına çıkmamanız isteniyor” diye konuştu.

 

scebne

2000 sonrasında protokol haberciliğine geçildiğini ifade eden Cebe şunları söyledi: “Televizyonlarda önce cumhurbaşkanını görüyorsunuz, sonra başbakanı… TRT haberciliğinin kopyası yapılıyor. Medyada bir kaygı var. Mesela yolsuzluk haberi yok piyasada. Korku salındı ortaya. Demokrasiyi solumamışız. Demokrasi bize oksijen tüpünde verilmiş. Piyasa sorgulayıcı haber yapmayı unuttu. Demeç haberciliğinden kaçınmak lazım. Biz bu akıma kapıldık.”

Serdar Cebe’ye konuşmasının ardından DAÜ İletişim Fakültesi Dekanı Doç. Dr. Ümit İnatçı tarafından bir teşekkür plaketi sunuldu.

0 831
Gündem Haber

Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) İletişim Fakültesi, DAÜ Uluslararası Kariyer Haftası çerçevesinde C-Section Reklam Ajansı’nın kreatif direktörü Fatih Tüylüoğlu’nu ağırladı. Kendisi de DAÜ İletişim Fakültesi mezunu olan Tüylüoğlu, DAÜ’de bir söyleşi, bir de atölye çalışması gerçekleştirdi.

Tüylüoğlu, “Çağımızın Reklamı” adlı söyleşisinde, dijital reklamcılık ile geleneksel reklamcılığın ayrım noktalarına değindi. Gün geçtikçe gelişen bir alan olan dijital reklamcılığın, şirketlerin ve reklam ajanslarının sadece geleneksel reklamcılık stratejilerine değil, aynı zamanda hedef kitleleri hakkındaki varsayımlarına da meydan okuduğunu söyledi.

Yaratıcı düşünce üretme açısından reklamın geleneksel ve dijital formları arasındaki farklara değinen Tüylüoğlu, geleneksel reklamcılar markanın portresini öne çıkarırken, dijital reklamcıların daha ziyade tüketicileri hedef alarak, tüketicilerin internette paylaşabilecekleri içerik üretmeye çalıştıklarını kaydetti.

Tüketicilerin internet ortamında markalardan altı kat daha fazla güce sahip olduklarını iddia eden Fatih Tüylüoğlu, “Tüketiciler, markaların boş vaatlerini sosyal medyadaki paylaşımları ve yorumlarıyla ortaya koyma gücüne sahipler. Artık reklam verenler size kolay kolay yalan söyleyemezler, verdikleri sözleri tutmak zorundalar” diye konuştu. Dijital reklamcıların sormaları gereken en önemli sorunun “Ben bu reklamı internette görsem paylaşır mıyım?” olduğunu söyleyen Tüylüoğlu, “Eğer cevabınız ‘evet’ ise hedefine ulaşmışsınız demektir” dedi.

Fatih Tüylüoğlu, “Reklamın Sırları” adlı atölye çalışmasındaysa, reklamların yapım aşamalarında nelere dikkat edildiğine, ajans ve reklam veren şirketler arasındaki ilişkilerin yapısına ve reklamların üretim süreçlerine değindi. Tüylüoğlu, kendi çalıştığı ajansın hazırladığı reklamlara ait fotoğraf ve videoları izletti. Etkinlik sonunda C-Section Reklam Ajansı’nın kapılarının genç ve dinamik mezunlara her zaman açık olduğunu belirten Tüylüoğlu, DAÜ İletişim Fakültesi öğrencileri için staj olanakları da bulunduğunu söyleyerek sözlerini sonlandırdı.

0 652
Gündem Haber

Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) İletişim Fakültesi,  İletişim Günleri 2015 etkinlikleri kapsamında Direnişteyiz internet gazetesinin editörü İlknur Kavlak’ı konuk etti. Kavlak, “Alternatif Değil, Direniş ve Dayanışmanın Aracı Olarak Medya” başlıklı sunumunda, ana akım medya eleştirisinde bulunarak, “Nasıl bir medya, nasıl bir habercilik olmalı?” sorusunu tartışmaya açtı; bu sorunun yanıtını üretmenin pratiği olarak Direnişteyiz sitesini ortaya çıkartan düşünce ve eylem sürecine dair deneyimlerini aktardı.
Direnişteyiz’in nasıl doğduğunu anlatan bir video izleten Kavlak, Gezi direnişinin, sitenin ortaya çıkışında önemli bir yere sahip olduğunu belirtti. Haziran 2013’te ilk olarak Direniş Forumu sitesi ve Facebook ile Twitter üzerinden yola çıktıklarını, akabindeyse Direnişteyiz sitesini kurduklarını kaydetti.
Ana akım medyanın Gezi direnişinde tarafsızlık ve güvenilirlik konularında deşifre olduğuna dikkat çeken Kavlak, direnişin kendi medyasını oluşturmasının bir ihtiyaç olarak oluştuğunu söyledi. Kavlak, “www.direnisteyiz.net, tamamı gönüllü insanların katılımıyla, direnişten yana sağlıklı ve güvenilir bilgi akışını oluşturmanın zeminini yaratmayı hedefleyerek ortaya çıktı; zaman içinde mücadelenin ihtiyaçları çeşitlendikçe, bu ihtiyaçlara cevap üretecek yaklaşımlarla gelişmeye devam ediyor. Direnişteyiz, sadece mevcut olanın eleştirisi değil, yeni olanın pratikte tartışıldığı ve bunun üretimle sınandığı bir mecra olarak çalışmasını sürdürüyor” diye konuştu.

Yeni medya kendi kavramlarını da yaratıyor

“Alternatif medya” ya da “yurttaş gazeteciliği” kavramlarının kendilerini tanımlamadığını belirten Kavlak şunları söyledi: “ Alternatif yani mevcut olanın yerine ikame olacak bir medyadan bahsedilebilir mi? Veyahut mevcut olan ile mücadeleyi tarif etmeye yeterli mi? Mevcut medya ile rekabet etmek değil, onun yarattığı karanlıkla da hesaplaşmak önümüzde durmaktadır. Ezilenler için tek alternatif kendi medya kanallarını geliştirmektir. ‘Yurttaş gazeteciliği’ kavramı da bizi tanımlamakta yetersiz kalıyor. Şöyle ki uluslararası medya tekellerinin işlevi bu kadar ortadayken, ‘yurt’ ve ona yüklediği anlamlar ile durumu tanımlamak, bir sınırlamaya tekabül ediyor. Yurttaş gazeteciliği, internetin ezilenler için sağladığı enternasyonel dayanışma olanaklarını göz ardı eden bir tanımlama. Yeni bir medya inşa ederken kendi dilimizi, üslubumuzu ve kavramlarımızı da yaratmaya devam ediyoruz.”

salondan

 “Kapitalizm yalandan, emekçi sınıflar gerçeklerden güç alır”

Medyanın toplumdaki etkisine değinip günümüzdeki sistemi kapitalist emperyalizm olarak tanımlayan Kavlak, tekelleşmenin, kitlesel üretimin dayattığı kitlesel tüketim gereksinimiyle medyayı büyüttüğü tespitinde bulundu.  Kavlak, bu durumun toplumsal duyarsızlaşma, güvensizlik ve çıkarcılığın artmasına, böylelikle de eşitsizliğin ve sömürünün meşrulaştırılmasına neden olduğunu söyledi.

Günümüzde iletişimin yerini kapitalist propaganda ve manipülasyonun aldığını söyleyen Kavlak, “Medya, toplumsal iktidar biçimlerini yeniden kurgulayan ve üreten bir işleyiştir. İnsanların emeğine, doğaya ve topluma yabancılaşması, duyarsızlaşması ve savaşlara zemin hazırlanması gibi işlevleri iktidar adına yerine getirmektedir” dedi. “Kapitalizm yalandan, emekçi sınıflar gerçeklerden güç alır” diyen Kavlak, Türkiye ve dünyadan örneklerle medyada haberlerin işleniş biçimine dair saptamalarda bulundu.

Kavlak, Paulo Freire’nin ‘Ezilenlerin Pedagojisi’ kitabından şunları aktardı: “ Söz diyaloğu mümkün kılan bir araçtan öte bir şeydir.  Söz içinde iki boyut buluruz: ‘Düşünme’ ve ‘eylem’. Bu ikisi öylesine radikal bir etkileşim içindedir ki, biri kısmen bile feda edilecek olsa, öteki dolaysızca zarar görür. Bu yüzden gerçek bir söz söylemek dünyayı dönüştürmektir.”

Haber ve fotoğraflar: Eser Karataş, Kamil Yelim

13 Mayıs 2014… Türkiye’nin Manisa ilinin Soma ilçesinde Soma Holding’e ait Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. tarafından işletilen bir kömür madeninde çıkan yangın sonucu 301 madenci hayatını kaybetti. Soma faciası, Türkiye tarihinin en çok can kaybı olan madencilik kazasıydı.

Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Soma’da yaşanan maden faciasının adından yaşananlara tepkisiz kalmayıp bir dizi yardım ve ziyaret girişiminde bulundu. Üniversitenin Bahar Şenlikleri iptal edildi ve Soma’ya para yardımı kampanyası başlatıldı. DAÜ çalışanlarını ve öğrencilerini kapsayan bu bağış kampanyasına katılımda bulunmak için öğrencilerin öğrenci portalına girince karşılarına çıkan “Soma Yardım Kampanyası’na katılmak için buraya tıklayınız” yazısına tıklayıp bir sonraki açılan pencereden ise yapmak istedikleri yardımın tutarını girmeleri yeterliydi. Öğrencilerin yaptıkları yardım bir sonraki dönem okul ücretine dahil edildi. Yine aynı şekilde DAÜ çalışanları da kendilerine ait portaldan yardım kampanyasına katılabildiler. Çalışanların bağışladıkları paralar, bir sonraki ay maaşlarından kesinti yapıldı.

DAÜ Rektörü Prof Dr. Abdullah Y. Öztoprak da Manisa Valisi Abdurrahman Savaş, Soma Kaymakamı Mehmet Bahattin Atçı ve Soma Belediye Başkanı Hasan Ergene’ye birer mektup göndererek, Soma’daki maden faciasında hayatını kaybeden madencilerin çocuklarının DAÜ’ de ücretsiz üniversite eğitimlerini alabileceklerini ve üniversitenin kendi yurtlarında ücretsiz barınabileceklerini bildirdi. Doğu Akdeniz Üniversitesi’nin yaşanan bu elim olaydan dolayı çok üzgün olduğunu ifade eden Öztoprak, ölenlere rahmet, geride kalanlara baş sağlığı diledi.

Facianın ardından, DAÜ Rektör Yardımcısı Prof.Dr.Ülker Vancı Osam, DAÜ Öğrenci Konseyi Başkanı İbrahim Öztürk ve KKTC Öğrenci Konseyi Başkanı Ekrem Soyşen’den oluşan bir heyet, Soma’yı ziyaret etti.

Prof. Dr. Ülker Vancı Osam, Manisa’nın Soma ilçesinde yaşanan acıya bizzat tanık olduklarını ifade ederek, faciada hayatını kaybedenlerin ailelerinin yaralarını bir nebzede olsa sarmayı umut ettiklerini söyledi. Yardım kampanyasının bitiminde Soma’ya bir ziyaret daha düzenleyebileceklerini belirten Prof.Dr.Osam, yerel yöneticilerle sürekli irtibat halinde olduklarını ve bağışların doğru kişilere ulaşması konusunda takipçi olacaklarını sözlerine ekledi. Osam, Somalı yerel yöneticilerle irtibata geçilip DAÜ’nün yardım kampanyasında toplanan paraların, ihtiyaç sahiplerine ulaşmasını sağlanacağını belirtti.

Soma’daki ailelerin acılarına ortak olduklarını söyleyen DAÜ Öğrenci Konseyi Başkanı İbrahim Öztürk de, üniversite gençliği olarak ellerinden gelen desteği sonuna kadar vereceklerini kaydetti.

KKTC Öğrenci Konseyi Başkanı Ekrem Soyşen ise Soma ziyaretlerinin son derece anlamlı olduğunu söyleyerek, Manisa’da ilgililere, DAÜ’nün uygulayacağı burs politikası ve yardım kampanyası hakkında bilgi verdiklerini ifade etti. Ardından Soma’ya geçerek oradaki ailelerin son durumu hakkında bilgi aldıklarını belirten Soyşen, yapılan yardımların bir nebze de olsa ailelerin derdine deva olacağını söyledi.

 “Kapitalizm öldürmeye devam ediyor”soma2

Maden faciasıyla ilgili Doğu Akdeniz Üniversitesi öğrencileri, Öğrenci Mücadele Dayanışması ve Öğrenci İnsiyatifi’nin çağrısı ile bir yürüyüş düzenleyerek olayda ihmali olanları protesto etti. Grubun yaptığı açıklama şu şekilde:”Kapitalizm öldürmeye devam ediyor!  Dün gece Soma’daki maden ocağında meydana gelen patlama sonucu 200’ü aşkın işçi hayatını kaybetti. Güvenlik sebebi ile 2007’de kapatılan ve 2009’da özelleştirilip Soma Holding’e ihale ile satılan maden ocağı, dün işçi katliamının yaşandığı yer haline geldi. Türkiye’de yıllarca devlet eliyle üretimin yapıldığı bu alanlar AKP eliyle özel sektöre peşkeş çekilip taşeron sistemi ile güvencesiz çalışma sahaları haline dönüştü.
Kapitalizm için kâr her şey demektir. Zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan işçilerin, emek güçleri ile bu kârı sağlayanların bu sistemde yaşam hakları dahi hiçbir değeri yok. Devlet-patron işbirliği ile sırf üretim maliyetlerini düşürmek ve daha çok kâr sağlamak için güvenlik tedbirlerinin alınmaması ve bunun sonucu 200’ü aşkın işçinin ölmesi sistemin katliamcı yüzünü bizlere bir kez daha göstermiştir. Kanla beslenen bu sistemin sanki kadermiş gibi gösterenler bu ölümlerin hayatın normal akışı içinde gerçekleştiğini söyleyenler, işçilerin emek güçleri ile ceplerine para dolduranlardır.  Bu sermaye düzenine karşı gelebilecek güç hayatı yaratan işçi sınıfı olacaktır! Bizler de DAÜ Öğrenci İnsiyatifi ve Öğrenci Mücadele Dayanışması olarak işçi sınıfının ve emeğin yanında olduğumuzu bir kez daha yineliyoruz ve Soma’da hayatını kaybeden işçilerin ailelerine baş sağlığı diliyoruz”