Söyleşi

0 19
Haber: İbrahim Emre Sugel

Sinema-TV bölümü öğrencilerinin 2016-2017 bahar dönemi bitirme projeleri galasındayım. Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) İletişim Faklültesi Mor Salonda gösterime çıkacak olan filmlerin hummalı heyecanı var. Fakat beni asıl heyecanlandıran film ise; “Evimiz.” “Yeşil Barış Hareketi Yarışması”nda üçüncülük ödülüne layık görülmüş olan kısa film, henüz daha başlamadan kendisine verilmiş olan ismi ile gezegenimiz arasında metaforik bir anlatım içerisine giriyor. İzlerken beni tam anlamıyla içine çeken bu 4 dk; gezegeni kendi evimiz olarak görmez isek, çevre kirliliğinin yol açacağı sorunların türümüzün varlığına en büyük tehdit olduğunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Bu bağlamda biraz geç kalınmış olsa da, bünyesinde barındırdığı hassasiyetle güncelliğini her daim koruyacak olan, “Evimiz” filminin yapımcısı ve yönetmeni DAÜ Araştırma Görevlisi Mert Yusuf Özlük ve filmin senaristi DAÜ Öğretim Görevlisi Dr. Engin Aluç ile sinema, çevre, toplum üçgeninde sesleşiyoruz:

“Gezegeni evimiz olarak görüyoruz”
Evimiz filminde farkındalık yaratmak açısında temelde dikkat çektikleri düşünüşe değinerek sözlerine başlayan Özlük, “gezegeni evimiz olarak görüyoruz. Yaşam alanımız olan büyük evimizin çevre kirliliği sorunlarını bir çocuğun gözünden işleyerek anlatıyoruz”, dedi. Ayrıca Özlük, yaşam alanı ve hakkı gasp edilen yeni nesli “çocuk” üzerinden temsil ettiklerini, ve onun çözüm için başvurduğu muazzam hayal gücünün yapmış olduğu bir resimdeki metaforik bağıntısını izleyicilere sunduklarını belirtti.

“Senaryo yok, fikir var”
Çoğu filmde yapımcı-yönetmen Mert Yusuf Özlük ile senaryosuz çalıştıklarını ifade eden Aluç ise, “fikir bizim için çok önemliydi. Düşüncemi dile getirdiğimde Mert, ‘hani senaryo, nasıl çekeceğiz’ dedi. Ben ise O’na, ‘senaryo yok, fikir var’ dedim ve işe koyulduk. Direk çekim senaryosunu hazırlayıp, storyboard’unu (hikaye tahtası) çizdim. Bizim çalışmalarımız çok ilginç olabiliyor. Mesela çekimler esnasında senaryomuz değişebiliyor”, dedi. Ayrıca Aluç, senarist ile yönetmen arasındaki ilişkinin günün sonunda ortaya çıkacak olan ürünün başarısında önemli rol oynadığını da ifadelerine ekledi.

“O’nun hayal gücünü ben perdeye yansıtıyorum”
Senarist-yönetmen ilişkisine yönelik önemli detaylara değinerek sözlerine devam eden Özlük, “senaristle yönetmenin ve yönetmenle görüntü yönetmeninin ilişkisi, sinemada perdede ne göreceğimizle ilintili çok büyük önem taşıyor. Çekimler esnasında ki tüm yeni oluşan devinimleri senaristle birlikte tartıp biçiyoruz. Bu bağlamda Engin’le aramızda çok iyi bir ilişki ve ortak frekans var diyebilirim. O’nun hayal gücünü ben perdeye yansıtıyorum”, dedi.

“Mizansenleri kurgulamak güç oldu”
Söz konusu olan tema çevre olunca ne yazık ki sorunların da oldukça fazla olduğuna dikkat çeken Özlük, “kısa filmlerde genelde tek çatışma olayı çözer. Lakin biz 4 dk içerisinde çevreye dair bir çok sıkıntıyı gözler önüne sermek istedik. Nükleer felaketten tutunda tıbbi atıklara kadar bir çok konuyu birarada işledik. Bu bağlamda mizansenleri kurgulamak pek tabi güç oldu. Ama bu güçlüğü çok iyi bir ekiple çalışarak aştık”, dedi.

“Evimiz”filminin ekibinde sinema-tv öğrencilerinin muazzam emeğinin olduğuna da değinen Özlük, öğrenci odaklı çalışmalar yaparak onları motive etmeyi ve film üretmeye teşvik etmeyi amaçladığını sözlerine ekledi. Daha önce de “Sera” adlı çevre temalı filmleriyle iki ödül kazandıkklarını ifade eden Özlük, kısa filmler yapmaya öğrencilerin film yapmayı öğrenmeleri ve set ortamını tecrübe edinmeleri hedefiyle başladığını belirtti.

“Müziği, kurgu unsurunda bir karakter gibi kullandım”
Görüntülerin kurgusunu bitirdikten sonra filmi izleyerek müziğini elektronik ortamda aynı anda klavye ile yaptığını belirten Aluç ise, “çocuğun bulunduğu sahnelerde ki müzik bir ninninin introsuydu. Fakat çevre kirliliğiyle ilgili sahnelerde ise özel olarak efektler yarattım ve müziği kurgu unsurunda bir karakter gibi kullandım”, dedi. Ayrıca Aluç, sinemada müziğin ve sesin kullanımının anlatıyı pekiştirmek açısından çok önemli bir unsur olduğunuda sözlerine ekledi.

“Filmlerimde metaforik anlatım olmazsa olmazlarımdandır”
Yapmış olduğu eserlere gerçekçi baktığını fakat sinemada biçimçi bakış açısına da yakın olduğunu ifade eden Özlük, “deneysel film çalışsaydık eğer, bilimkurgu ve sürrealist alanalara da yönelebilirdik. Lakin ben filmlerimde gerçekçi, daha halktan, daha samimi, daha dram, daha sıcak kesitler vermeyi yeğliyorum. Bunu yaparken de filmlerimde metaforik anlatım olmazsa olmazlarımdandır. Bu şekilde o esere adeta imzamızı atmış oluyoruz”, dedi.

“Küçük Prens’i okumalarını tavsiye ediyorum”
Filmde bir çocuğun hayal ettiği temiz dünyanın onun kahramanı olan annesi tarafından sağlandığına değinen Aluç ise, “kahraman olarak anne dünyayı elektirikli süpürgeyle temizliyor. Oradaki süpürge metaforu aslında elektiriğe gönderme yapıyor. Zaten filmimizi de bu alanda nükleer santrallerin doğurabileceği felakete dikkat çekerek sürpriz bir sonla bitiriyoruz”, dedi. Ayrıca idarecilerin nükleer gibi bir alana yatırım yaparken yalnızca maaliyet hesabında rakamlarla ilgllenmesinin yanlışlığına da vurgu yapan Aluç, “onlara Küçük Prens’i okumalarını tavsiye ediyorum. Orada diyor ki; ‘büyüklerin işi gücü hep sayılar. Herşeyi sayı olarak görüyolar.’ Oysa idarecilerin geleceğe daha öngörüyle bakmaları gerek. Bizim ütopya diye görülen görüşlerimiz olmayacak şeyler değil. Daha az bürokrasi ile daha çok gelecek nesilleri düşünerek bugünü inşaa etmeliyiz”, dedi.

İnsanları nükleer enerjinin güzel bir şey olduğuna ikna etmek için çekilen reklam filmlerinde çocukların kullanıldığına da değinen Aluç, ” çocuklar enerjiyle mi mutlu olur? Onlar küçük şeylerle mutlu oluyor. Dünyada elektirik yokken mutlu değilmiydi çocuklar? Belki de daha mutluydular. Ne yazık ki reklam stratejisi bu alanda tamamen çocuk üzerinden ikna yaratmak için kullanılmış”, dedi. Bu tarz yaklaşımların yerine insanları bilinçlendirmek gerekliliğine vurgu yapan Aluç, herhangi bir deprem olduğunda ya da toprak kaymasında kendi içine çöküp sızıntı yapmayan sistemlerinde var olduğunu, ama Akkuyu’daki santralin ne şekilde kurulduğuna dair herhangi bir bilginin bu reklam filmlerinde gösterilmeyerek; içerik açısından retorikte patos denilen duygusal çağrışımın varlığına karşın, logos’un, yani mantığın olmadığını belirtti.

Ayrıca çevrenin korunması üzerine imzalanan Kyoto gibi bir çok sözleşmenin sadece kağıt üzerinde kalıyor olmasından yana rahatsızlığını da dile getiren Aluç, rüzgar gibi güneş gibi alternatif yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması gerekliliğinin altını çizdi. Elektirik üretiminde, bireysel girişimlerinde olmasının ve devletlerin de bunu teşvik etmesinin önemine değinen Aluç, “örneğin rüzgar enerjisiyle evimin elektirik ihtiyacını karşılamak istiyorsam, sosyal devlet anlayışıyla devletin bu maliyetin bir kısmını karlşılayıp destek olması gerekir. Bu bağlamda bazı ülkelerde ürettiğiniz enerjinin fazlasını da devlete satabiliyorsunuz ve maliyeti düşürme noktasında yine bir avantaj elde edilmiş oluyor”, dedi.

“Onlar nükleer enerji üzerine mutlu mesut filmler çekiyorlar”
Nükleer enerji söz konusu olduğunda işin sadece ticari boyutuyla ilgilenilmesinin yanlışlığına dikkat çeken Özlük ise, “gezegenimizi ve kendi geleceğimizi düşünen kaç kişi var? Onlar nükleer santraller üzerine mutlu mesut filmler çekiyorlar. Oysa ben, kalıcı ve fakındalık yaratıcı eserler bırakmanın peşindeyim. Çekmiş olduğumuz filmlerin faydalı olması ve çevre sorunlarının azalması temel arzumu oluşturuyor. Dileğim yeni jenerasyonun çevre kirliliği üzerine film yapma gereksinimi duymayacağı bir dünyanın var olmasıdır”, dedi.

Öte yandan çevre üzerine düzenlenen yarışmalı festivaller ve organizasyonlarda ki ironiye de vurgu yapan Özlük,” o kadar çok çevreyle ilgili festival, yarışma vs. var ki, bu şu demek oluyor; ‘durum vahim!’ Buralarda ödüller aracılığıyla harcanan para çevre sorunlarının çözümüne yönelik bir girişime aktarılmış olsa çok daha faydalı olur ve ben çok daha mutlu olurum. Bununla birlikte ne yazık ki ilgili organizasyonların Çevre ve Kültür bakanlıkları destekli olması da apayrı bir ironidir”, dedi.

Ayrıca çevre kirliliğinin çözülemeyecek bir problem olmadığının altını çizen Özlük, önlemler farkındalık yaratarak çok basit şekilde de alınabilir. Söz konusu olan bir sigara izmaritiyle orman yangınlarına sebep olunmayacak farkındalığın yaratılmasıdır “, diyerek sözlerini noktaladı.

“Hamam böcekleri nükleer felakkette hayatta kalabilen tek canlı”
Son olarak “Evimiz” filminin finalinde insan türünün yok olabileceğine dair vurgu yaptıklarına da değinen Aluç, “hamam böcekleri nükleer felakette hayatta kalabilen tek canlı. Bizde filmimizde bu metaforu kullanarak, nükleer santralllerin tehditine yönelik dikkat çekmek istedik”, dedi. Öte yandan tıbbi atıkların deniz canlıları ve ekolojik sistem üzerindeki olumsuz etkilerine de değindiklerini dile getiren Aluç, bireysel olarak çevreye rastgele atılan çöplerin dışında, endüstriyel atıklarında ekolojiye ciddi oranda zarar verdiklerini belirtti.

“Dünyayı ben mi kurtaracağım” diye düşünülmemesine de dikkat çeken Aluç, “karbon ayak izi dediğimiz şeyi en aza indirgememiz gerek. Çocuklarımıza çevre bilinci ve sevgisi aşılamalıyız. Dünyamız kurtarılamayacak bir düzeyde değil” , dedi.

Ayrıca doğanın kendini yenilediğine de değinen Aluç, doğanın intikamının söz konusu olmadığını şu sözleriyle ifade etti: “Dere yatağına ev yaparsan orada sel olur. Bu doğanın intikamı değil, suyun yolunu bulmasıdır. Yanı sıra alt yapıyı düzgün yapmazsan, örneğin Ankara’da zaman zaman olduğu gibi; alt geçitler havuz olur ve balık adamlar ortaya çıkar”, diyerek sözlerini noktaladı.

 

0 22
Haber: İbrahim Emre Sugel Fotoğraf: Güray Kısa

Lefkoşa Türk Belediyesi (LTB) tarafından SOS Çocuk Köyü yararına düzenlenen “Lefkoşa Turkcell ile Koşuyor Maratonu”nu birincilikle tamamlayan, Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nilüfer Türksoy ile sosyal sorumluluk üzerine sesleşiyoruz

LTB’nin organize ettiği ve Turkcell sponsorluğunda 22 Ekim Pazar günü saat 10:00 başlayan maraton, 4, 8 ve 21 km olmak kaydıyla 3 ana kategoride gerçekleştirildi. 3 Bine yakın katılımcıyla Kıbrıs halkının yoğun duyarlılığına sahne olan maratonda 8 km’lik koşusunun ardından birincilik elde eden DAÜ Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nilüfer Türksoy,” hayat zaten bir maraton. Bir başlangıç birde bitiş noktası var. Önemli olan bu aralıkta neler yaptığımız, nasıl değerlendirdiğimizdir”, dedi.

“Koşu bizi özgürleştiren birşey”
Koşarken çok şey düşünüp, rutin dünyamızdan kopabildiğimizin altını çizen Türksoy, “koşu bizi özgürleştiren bir şey. Tek başınıza kalıp hayaller kurabildiğiniz bir an. Bu yüzden uzun yıllardır koşuyorum ve 15 yaşımdan beri atletizmle ilgileniyorm”, dedi.
Katıldığı her maratonun sosyal sorumlulukla ilgili olmadığını belirten Türksoy, 4 yıldır LTB tarafından düzenlenen maratonun sosyal sorumluluk yönünde çok önemli bir özelliği olduğunu, daha önce yürüyemeyen vatandaşların tekerlekli sandalye ve seyahat edebilmeleri için onlara uygun otobüs tedariki hususlarında maraton düzenlendiğini belirtti. Türksoy ayrıca, maratona her yıl katıldığını, bu yılda SOS Çocuk Köyü yararına düzenlenen bu organizasyonda emeği geçen herkese duyarlılıkları için çok teşekkür ettiğini sözlerine ekledi.

“Sadece hizmet veya ürün satmak yeterli değil”
Vatandaşların farkındalık seviyelerinin her geçen gün arttığını ve kurumlardan çok daha fazla şey beklediğini de belirten Türksoy, “iletişim çağında, bu kadar çok bilgi akışının olduğu ortamda sadece hizmet veya ürün satmak yeterli değildir. Kurumlarda bunun farkına vardı ve marka değeri yaratmak için sosyal sorumluluk projelerine sponsorluklarıyla destek olmaya başladı”, dedi.
Öte yandan bir çok şirketin henüz medya planlaması ve reklam bütçesinin ne olduğunu bilmemesinden yakınan Türksoy, yetiştirdikleri öğrencileri meslek hayatlarında zor bir sürecin beklediğini, ada genelinde kurumsallaşmış şirketlerin dahi sosyal sorumluluk kampanyalarının önemini yakın geçmişte fark edebildiklerini ifade etti.

Bir Tarafı Sağlık, Bir Tarafı Vicdan
Sportif bir etkinlikle, sosyal bir etkinliğin birleştirilmesinin güzelliğine vurgu yaparak sözlerine devam eden Türksoy, “bir taraftan sağlıklı bir faaliyet yaparken, diğer taraftan da vicdanı birşey yapıyoruz. Günün sonunda hepimiz birey olarak şahsi kararlar alıp önce kendimizi düşünüyoruz fakat bu tür etkinliklerde empati yeteneğimizi geliştiriyor”, dedi.
Ayrıca her bireyin sosyal sorumluluklarının olduğunun altını çizen Türksoy, vatandaş olarak etik değerlerimizin gün yüzüne çıkabilmesi açısından bu tarz organizasyonların oldukça önemli olduğuna değindi.

“Üniversitemizde sosyal sorumluluk projesi dersi veriyoruz”
Bu alanda öğrencilere topluma geri dönüşü olacak birşeyler yapmalarını aşılamaya çalıştıklarını belirten Türksoy, ” bu bağlamda DAÜ’de sosyal sorumluluk projesi dersi veriyoruz ve öğrencilerimizin bilinçli duyarlılklarını bu şekilde üst seviyeye çıkarmayı hedefliyoruz”, dedi.
Ayrıca DAÜ bünyesinde İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Ajansı ile birlikte bir çok kampanyaya imza attıklarını da dile getiren Türksoy, yakın geçmişte sokak hayvanları için yiyecek tedarik ettiklerini ve yine SOS Çocuk Köyü yararına kitap, oyuncak, giyecek eşyaları toplayıp ulaştırdıklarını ifade etti.

Türksoy’un son sözü ise şöyle idi: “Hayat bir maraton, koşmaya devam”

0 583
Röportaj: İbrahim Emre Sugel

Gezi-belgesel fotoğrafları ve foto-röportajlarıyla ünlü fotoğraf sanatçısı İsmail Gökçe ile sesleştik.

Gezi-belgesel fotoğrafları ve foto-röportajlarıyla ünlü fotoğraf sanatçısı İsmail Gökçe ile öğretim görevlisi olduğu Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarım Bölümü öğrencilerinin güz ve bahar dönemi projelerinden oluşan fotoğraf sergisi sonrası “fotoğraf sanatı” üzerine söyleştik.

Fotoğrafın kendisi için bir yaşam biçimi olduğunu belirten Gökçe, “fotoğraf bir iletişim ve ifade aracıdır.  Sadece estetik kaygılardan ortaya çıkan sanat işi de olabilir. Bu ne anlatmak istediğine ve ne göstermek istediğine bağlı. Benim tarzımda fotoğraf; insanlara başka hayatları gösterebildiğim ve kendime dünyayı öğretmeye çalışırken kullandığım bir argümandır” dedi.

Fotoğraf: Burakcan Batuk

“Çektiğim fotoğraflarda kendi ruh halimle ilgileniyorum”
Fotoğraf çekerken nereye gideceğini düşünmeden hareket ettiğini belirten Gökçe, “çektiğim fotoğraflarda o anın karşısındaki kendi ruh halimle ilgileniyorum. Kendimi iyi hissetmek, bir şey öğrenmek veya birilerine bakın böyle bir şey var ve ben bunu gördüm, demek için icra ediyorum bu sanatı” dedi. Eserlerinde okurlar için özellikle yönlendirme yapmadığına da değinen Gökçe, kendi tarzında belgesel fotoğrafçılığı için bunun söz konusu olamaması gerektiğini belirtti. Ayrıca bakış açısında tarafsızlık diye bir şeyin olmadığının da altını çizen Gökçe, iyiyi, güzeli, evrenseli, doğruyu göstermeye taraf olduğuna dikkat çekti.

“Fotoğrafçı, fotoğrafçı sorumluluğuyla yaşadığı çağa tanıklık eder”
Henüz öğrenciyken ilk fotoğraf sergisinde yaşadığı ilginç bir anıyı da bizlerle paylaşan Gökçe,” hiç tanımadığım bir kadın geldi ve sergiyi gezdi. Ertesi gün bana ulaştı ve kalem hediye etti. Sergideki fotoğrafların yaşadığı bir takım sıkıntılara farklı bir pencereden bakabilmesini sağladığını söyleyerek bana teşekkür etti. Hâlbuki ben fotoğrafları insanlarda çeşitli hisler uyandırsın kaygısıyla çekmem. Bana göre fotoğrafçı, fotoğrafçı sorumluluğuyla yaşadığı çağa tanıklık etmek amacıyla fotoğraf çeker” dedi.

“Derede halı yıkayan çocuklardan çok etkilendim”
Bir proje kapsamında kara yoluyla Güney Doğu Anadolu, İran ve oradan da Hindistan’a uzanan bir yolculukta, Hakkâri’de sınıra çok yakın bir yerleşke olan Esendere’de karşılaştığı manzara karşısında çok etkilendiğini dile getiren Gökçe, “okulda olması, oyunlar oynaması gereken çocuklar keyif için değil, mecbur oldukları için derede halı yıkıyorlardı. Bu beni çok duygulandırdı ve etkiledi. Bizler, hayatlarımızda sahip olduklarımızla yetinmezken, imkânsızlıklar içinde yaşamak zorunda olan insanları her gördüğümde hem kendimi hem de hayatı sorguluyorum” dedi.

“Öğrenci, kendini var etmek için üretmelidir”
Son olarak öğrenciler için çeşitli tavsiyelerde bulunan Gökçe, öğrencilerin üniversite sürecini çok iyi değerlendirmeleri gerektiğini belirtti. Üniversiteden mezun olduktan sonra hem zaman hem de teknik ekipman açısından yetersizlikler olabileceğini dile getiren Gökçe, bu nedenle öğrencilerin üniversite yıllarında çok çalışıp kendilerini var etmek için üretken olmaları gerektiğini söyledi. Ayrıca, iş hayatına atıldıklarında yetersiz ürün ortaya koyma lükslerinin olamayacağına da vurgu yapan Gökçe, “her yanlış üretim iş sahasını daraltır. Profesyonel hayata atıldıklarında, öğrencilerin hem iş hem de güven kaybetmemeleri ve alanlarında itibar kazanabilmeleri için öğrencilik sürecini çok iyi değerlendirmeleri gerekir” dedi. Son olarak, fotoğrafçılığın bir tutku işi olduğunu belirten Gökçe, öğrencilerin ancak bu işi tutkuyla yapıklarında başarılı olabileceklerinin altını çizdi.

0 716
Röportaj: İbrahim Emre Sugel

Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Sinema ve Televizyon Bölüm Başkan Yardımcısı Öğretim Görevlisi Ahmet Goran, Kosova’da yaşadığı savaş muhabirliği deneyimi üzerine çarpıcı yaşanmışlığını bizlerle paylaştı

Bugün Ortadoğu’da şiddetle artan bunalım ve mülteci dramının bir benzerinin, televizyon haberciliği yaptığı yıllarda özellikle Yugoslavya’nın dağılması sürecinde Balkanlar’da da yaşandığını anımsattı.

Kanal D televizyonunda haber kameramanı olarak görev yaptığı sırada Kosova’daki Sırp işgalini belgelemek amacıyla bölgeye gönderilen Goran, orada yaşadıkları ile meslek hayatının en zor sınavlarından birini verdiğini söyledi. Dönüşünden sonra bir travma da, Kosova’lı mültecileri ziyarete gittiğinde yaşadığını dile getirdi.

goran_web2

“Kosova’da etnik katliam vardı”
Günümüzde o yılları anımsamayan ve yaşamayan bir neslin varlığına dikkat çekerek Kosova’da Arnavutlardan, Türklerden, Boşnaklardan ve Sırplardan oluşan farklı etnik grupların yaşamlarını sürdüğünü hatırlatmakta fayda gören Goran, “Kosovada etnik katliam vardı. 90’lı yıllarda Yugoslavya’ya bağlı özerk bir bölge olan Kosova’da Milosevic’in idaredeki etkisini arttırmasıyla olaylar patlak verdi. Nüfus olarak azınlık olmasına karşın Sırplar, bu bölgenin tamamında hüküm sürme hayalindelerdi”, dedi. Ayrıca Goran, bu sürecin oluşumunda bölgenin altın rezervlerinin yoğunluğunun anlaşılmasının olaylara etkisinin yüksek olduğunu da ifadelerine ekledi.

“Neredeyse her gün eksiliyorduk”
Kosova’da görev yaptığı süre boyunca uluslararası basınla Prizren kent merkezinde aynı otelde konakladıklarını dile getiren Goran, “hemen hemen her gün bir gazeteci veya televizyoncu arkadaşımız yaralanıyor ya da hayatını kaybediyordu. Gazeteci öldürerek veya yaralayarak gözdağı verip, katliamın duyulmasını engellemeye çalışıyorlardı” dedi.

“Prizren’de abluka altında bir köy”
O gün abluka altındaki köye giderken birçok kontrol noktasından geçeceklerini biliyorlardı. Goran o anları şu şeklide ifade etti: “Karşı karşıya olduğumuz riskin farkındaydık fakat siz habere gitmezseniz orada bulunmanızın da bir ehemmiyeti kalmıyordu. Muhabir arkadaş, taksi şoförü ve tercüman kadınla beraber yola koyulduk. Henüz ilk kontrol noktasında Yugoslav ordusuna mensup Sırp askerler tarafından durdurulduk. Bir anda taksi şoförü ve tercüman panikledi. Sırp askerlerle aralarında gerçekleşen hızlı diyalogları bize aktarıyorlardı. İki askerin otomatik silahlarını başımıza hedef alarak tehditkâr biçimde yüzümüze bakmaları yetmezmiş gibi, yolun iki yanında duran tankların top namluları da arabamıza çevrilmişti…”

“Tankların namluları ikimize nişan aldı”
Tankların kendisi ve muhabir arkadaşına nişan alması üzerine Goran, “Sırp askerler taksi şoförü ve tercümanın gitmelerini, bizim ise kalmamızı istiyorlardı. Ölüm tehdidi altındaydık. Muhabir arkadaşım donup kalmıştı. O anda Sırp askerler ne söylüyorsa, taksi şoförü ve tercüman kadın ağlamaya başlamış, ben ise hayatımda hiç konuşmadığım kadar çok konuşmaya başlamıştım…”

“Bu oyundan sıkılmışlardı”
Ölümle yaşam arasındaki o gergin anları ifade eden Goran, “hayatta kalmak için akla hayale gelmedik şeyler anlatıyor ve anlattıklarımın askerler üzerinde sonuç vermesini bekliyordum. Sanırım işe yaradı. Anlattığım birbirinden alakasız onca şeyden galiba askerlerin de kafası karışmıştı ya da sadece bu oyundan sıkılmışlardı. Bize binbir hakaretler ederek arabamıza binip, defolup gitmemizi söylediler…”

“Hala emin değildim”
Araçlarına bindiklerinde kendisi hariç herkesin bir sinir boşalması yaşadığını ve ağladıklarını belirten Goran, “ben ise hala emin değildim. Tankların namluları aracımızı hedef almış takip ediyordu. Bizi aracın içinde vuracaklarını düşünüyordum. Bu oyunu böyle bitireceklerdi. Bir kaç yüz metre ilerideki yamacı geçen köşeyi döndüğümüzde ise artık ben de ağlıyordum. Sinirlerim boşalmıştı. Adrenalinle gelen geçici direnç bir anda kayboldu. İnsanların bu kadar zalim olabileceklerini anlamak mümkün değildi…”

Bu olayın üzerinden birkaç ay geçtikten sonra ise, Kosova’dan Türkiye’ye ağırlıklı olarak Türklerden ve Arnavutlardan oluşan mülteci akınları gerçekleşiyor, Trakya bölgesindeki mülteci kamplarına yerleştiriliyorlardı. Dönemin hükümeti ve sivil toplum örgütleri onlara yardım kampanyaları başlatmışlardı. Ahmet Goran da Kosova’da yaşadıklarının etkisiyle kendi deyimiyle, “onlara vefa borcu” hissetmiş, eşiyle birlikte bu kamplardan birine gitmeye karar vermişti.

“Taksiciyle karşılaşmak”
Kendisi ve eşinin çabalarıyla komşularından, yakın tanıdıklarından topladıkları bir araba dolusu giysi ve gündelik ev eşyası da alarak, Lüleburgaz yakınlarındaki mülteci kampına doğru yola çıktılarını belirten Goran, “kampta dolaşırken inanılmaz bir tesadüf oldu. Yüzlerce mültecinin arasından Kosova’daki o taksi şoförünü gördüm. İşte o an… Anlatılması güç duygular bunlar. Kendisine Kosova’da görev yaptığım süreçte misafir olmuştum. Sofralarında konuktum. Şimdi ise zor koşullar altında, bir mülteci kampında onları ülkemizde misafir ediyorduk. Şartlar çok değişmişti. O ve diğer mülteciler perişandı. Bakışları değişmişti, ifadeleri daha da sertleşmişti ama bir o kadar da kırılgandılar…”

“Hepimizin mülteci olma riski var”
Bunca deneyim ve yaşanmışlıktan sonra empati kurabilmenin insanlık adına önemine değinen Goran, “insanların yersiz ve çirkin ön yargıları var. Onlar, mültecileri suça meyilli, hırsız vs. sanıyorlar. Oysa mültecilerin de bir hayatları, aileleri ve nitelikleri var. Bugün bundan daha büyük bir dram yaşanıyor. O da Suriyeli mülteciler krizi. Türkiye’de yaşayan birçok insanın Suriyeli mültecilerden şikâyet ettiğini, hatta nefret ettiklerini görüyorum. Bu bana çok dokunuyor. Bu şikâyetleri eden insanlar o Suriyelilerin evlerinde bir nedenle misafir edilmiş olsalardı ve şimdi onları sokakta dilenirken görselerdi nasıl hissederlerdi? Empati kurmak gerek. Bunu içi boş bir kavram olarak söylemiyorum. Gerçekten empati! Zira hepimizin bu zor coğrafyada bir gün mülteci olma riskimiz var”, diyerek Kosova’daki yaşanmışlığın derin etkisi ile günümüz değerlendirmesini bizlerle paylaştı ve sözlerini noktaladı.

0 904
Röportaj: Deniz Doğançay, Fotoğraf: Burakcan Batuk

Dr. Esra Ummak, geçtiğimiz günlerde, mezunu olduğu Doğu Akdeniz Üniversitesi’ni Yeni Medya ve Gazetecilik Bölümü’nün düzenlediği “Homofobiyle Baş Etme” konulu söyleşi için ziyaret etti. Dr. Esra Ummak’ın eğitim alanında homofobinin azaltılmasına yönelik uygulamalı olarak gerçekleştirdiği; “Deneysel Olarak Sınanmış Homofobiyle Baş Etme Grup Rehberliği Programı”, kitap olarak yayınlandıktan sonra DAÜ’de hem konu hakkında ayrıntıları anlattı hem de kitabın tanıtımını yaptı. Yüksek lisansını Mersin Üniversitesi’nde, doktorasını ise Çukurova Üniversitesi’nde tamamlayan Ummak, söyleşi sonrası DAÜ Gündem Gazetesi’nin sorularını yanıtladı.


Eşcinsellik nedir?
Cinsel yönelim, duygusal yakınlık ve cinsel ilginin belli bir cinsiyete çekimi olarak tanımlanabilmektedir. Bu çekim genellikle eşcinsellik, biseksüellik ve heteroseksüellik kategorileri altında toplanmaktadır. Eşcinsellik, eşcins veya cinsiyettekiler arasında kurulan romantik ve cinsel çekim anlamına gelmektedir. Erkek eşcinseller için gey, kadın eşcinseller için ise lezbiyen ifadesi kullanılmaktadır. Biseksüellik, cinsel yönelimin her iki cinse dönük olması iken heteroseksüellik ise cinsel yönelimin karşı cinse dönük olmasıdır.

Cinsel kimlik, kişinin kendini kavrayışla bağlantılı olarak; beden ve benliğin belli bir cinsiyet içindeki algısı olarak tariflenebilir Diğer bir deyişle, cinsel kimlik biyolojik cinsiyetten bağımsızdır. Eşcinsellik cinsel yönelimle ilişkili iken, transseksüellik (transkadın, transerkek) cinsel kimlikle ilgilidir.

Toplumun normları dışında  bir cinsel yönelim hastalık mıdır?
Eşcinsellik 1973 yılında Amerikan Psikiyatri Birliği’nce “hastalık  sınıflandırması”ndan; 1990 tarihinde ise Dünya Sağlık Örgütü’nce (WHO)  “Uluslararası Hastalıklar Sınıflandırması” ndan çıkartılmış, ancak bu süreç kademeli olmuştur.  1952 yılında DSM’nin ilk baskısında   “sosyopatik kişilik bozukluğu” altında yer alan eşcinsellik, 1968 yılındaki ikinci baskı olan DSM-.de ise ayrı bir cinsel sapkınlık olarak kişilik bozuklukları kategorisinde bulunan eşcinselliğin sınıflandırmadaki yeri sorgulanmaya başlanmıştır. Bu sorgulama yerini 1980 yılında basılan DSM-III’de  “ego distonik eşcinsellik” başlıklı bir kategoriye bırakmıştır. Bu kategori, kendi cinsine yönelik uyarılmanın neden olduğu ruhsal sıkıntıyı ifade etmektedir. Ancak bu noktada, egodistonik eşcinselliği yordayan diğer değişkenlerin (toplumsal homofobi, içselleştirilmiş homofobi) de etkisi göz önüne alınıp tartışılmış ve bu değişkenlerin neden olduğu bir sıkıntının ruhsal bozukluk olarak yayımlanmasının yanlış olması gerekçeleriyle 1987 yılında DSM-III-R’de sadece “kişinin cinsel yönelimine bağlı yaşadığı kalıcı ve belirgin rahatsızlık’ adı altında, “başka türlü adlandırılamayan cinsel bozukluklar” başlığı altında kalmıştır. 1994’te yayımlanan DSM IV’te ise hiçbir tanı kategorisi içinde yer almamıştır. Transeksüellik ise DSM IV’ten önce hastalık statüsünde yer alırken, bu tarihten sonra cinsel kimlik bozukluğu olarak yeniden tanımlanmış ve de 2013’te yayımlanan DSM V’te ise “cinsel kimliğinden yakınma (hoşnut olmama)” başlığı altında düzenlenmiştir.

Ancak 44 yıl önceki bu bilimsel veriye rağmen, eşcinselliği hala “eşcinsellik bana göre ….” diye başlayan, bilimsellikten uzak tamamen kültürel değerler ve ahlaki kodlarla örülü cümleler kuran alan içi ve alan dışı bireyler ve kurumlar maalesef ki mevcuttur. Bizler eşitlik ve insan hakları zemininde bilimsel bilgi üreten akademisyenler olarak bu kişi ve kurumları takip ve ifşa ediyor, kendi kültürel normlarını mesleki faaliyetlerinin içine sokmamaları gerektiği konusunda duyarlı ve hassas olmaya davet ediyoruz.

Eğitimde bu durumun gençler üzerinde  etkisi nelerdir?
İlgili literatür incelendiğinde, LGBT öğrencilerin, heteroseksüel akranlarına kıyasla intihar düşünceleri, intihar girişimi, depresyon, zorbalık ve mazeretsiz devamsızlık bakımından daha fazla risk altında bulundukları ortaya çıkmıştır. Buna paralel olarak, okulda LGBT mağduriyetleri, olumsuz ruhsal sağlık sonuçları ile ilişkili bir faktördür. Bontempo ve D’Augelli (2002), okullarda heteroseksist taciz düzeyinin yüksek sağlık riskiyle ilişkili olduğunu belirtmektedirler. Ülkemizde de heteronormatif şekilde yapılandırılmış eğitim sürecinden geçen, cinsiyet normlarına uymayan öğrencilerin zorbalık yaşantılarına maruz kalması kaçınılmaz olmaktadır.

Öğretmenlerin homofobik tutum ve davranışlarının, eşcinsel öğrencilerin okul hayatı ve sosyal yaşam kalitesine ne derecede etki ettiğine vurgu yapılabilir. Bu sorunun en erken ve en etkili biçimde çözülebilmesi için müdahale çalışmaları gerekmektedir. Bu bağlamda öğretmenlerin homofobik tutumlarını azaltmaya yönelik grup rehberliği destek programlarının çok önemli olduğu düşünülmektedir. Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD) ve Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği (CETAD) tarafından 2015 yılında yapılan ortak basın açıklamasında eğitim kurumları ve eğitim-öğretim sisteminde de LGBT’lerin hakları ve ruhsal bedensel gelişimleri için acil önlemler alınması gerektiği belirtilmiştir.

Konu hakkında yapılan araştırmalar ve kişisel görüşleriniz nelerdir?
Tüm öğrenciler için güvenli bir öğrenme ortamı sağlamak için, okul bölgelerinde özellikle cinsel yönelimle ilgili sıfır tolerans politikaları uygulanmalıdır. Bu çalışmaları sadece okullarda homofobik tutumları önlemek için değil aynı zamanda queer pedogoji zemininde çeşitlilikle kucaklaşmayı artırmak ve öğrencilerin yaşamlarını iyileştirmek amacıyla yapmakta yarar vardır. Ülkemizde öğretmenlerin (öğretmen adaylarının) homonegativite, heteroseksizm ve heteronormativite konularında bilgilenmelerine, cinsel kimlik ve cinsel yönelime dayalı ayrımcılığa yönelik müdahale becerisi kazanmalarına ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.  Öğretmenlerin, LGBT öğrencilerini taciz ve homofobik zorbalığa karşı koruyan sınıf ve okul politikası geliştirme becerilerini arttırmak çok önemlidir. Olumlu sınıf ortamını yaratacak ve bu tür müdahale programlarını uygulayabilecek kişiler olarak öğretmenlerin hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimler yolu ile iletişim kurma, sınıfta olabilecek çatışmaları çözme, homofobik davranışlarla baş etme, homofobi ve heteroseksizmin insancıl, feminist ve bilişsel davranışçı çerçevede nasıl ele almaları gerektiği bilgisi sağlanabilir. Homofobik zorbalığın kronikleşmeden önlenmesi için, eşcinsel-hetero öğrenci ve aile üyeleri tarafından okul temelli destek gruplarının oluşturulması sağlanabilir. Bunun yanında, kriz, intihar ve zorbalığa karşı okul personeline müdahale eğitimi, öğretmen, idareci ve okul personelinin homofobiyle başetmesine yönelik önleme çalışmalarının okullarda mümkün olduğunca anasınıfı ve ilkokul düzeyinde başlatılması, eşcinsellere yönelik olumsuz tutumun sonuçlarının başarıyla kontrol edilmesini sağlayabilir. LGBT öğrencilerin özellikle kritik bir gelişim aşaması olan ergenlik döneminde akranlar, aile, öğretmen ve okul personeli ile sağlıklı bir iletişim kurması, mutlu, kendine güveni olan, başarılı bireyler yetişmesine katkı sağlayacaktır. Gerek LGBT gerekse de heteroseksüel öğrencilere güvenli bir öğrenme ortamı sağlamak için konunun uzmanlarından oluşan danışma kurulları oluşturulması ve kurum yöneticilerinin desteği çerçevesinde bu kurullar aracılığıyla çeşitli kurs, seminer ve toplantılar düzenlenmesi sağlanabilir. Ayrıca broşür, afiş ve el kitapçıkları hazırlayarak ebeveynlerin, öğretmenlerin, idarecilerin ve okul personelinin çeşitlilikle kucaklaşmayı arttırmak, öğrencilerin yaşamlarını iyileştirmek için ihtiyaç duydukları konuda bilgilenmeleri ve sağlanabilir.

Homofobi nedir, kültür bunu nasıl besler
Eşcinsellere karşı gösterilen şiddet ve saldırganlığın altında yatan önemli bir neden homofobidir. Bir kavram olarak homofobi, 1970’lerin başında eşcinselliğe ve eşcinsellere karşı korku ve nefreti ifade etmek amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Homofobiyle ilgili bu tanım bireyin psikolojik süreçlerine ilişkin bir “patoloji söylemi” içermektedir.

Homofobi kelimesi her ne kadar eleştirilmiş olunup eksik ve yetersiz bulunsa da yaygın şekilde kullanılmaktadır. Fakat bu kullanımının gerek literatürde gerekse de LGBT aktivizmde varolan tanımından öte yoğun olarak homonegativizmi de içinde barındıran sosyal ve kültürel bağlamlarda ele alındığı gözlemlenmektedir.

Medyanın bu insanlara yaklaşımını hedef gösterme olarak görüyor musunuz ve bu konuda ne yapabiliriz?
Medyada eşcinsellik sunumu stereotipleştirme, LGBTİ’leri cinsel obje olarak sunma, LGBTİ’ler ve yaşadıklarını kriminalize etme, LGBTİ’leri karikatürize etme, hastalık/sapkınlık/günah kategorisinde verme şeklinde olabilmektedir. Trans kimliklerle ilgili olarak ise kişinin beyan ettiği ismi değil kimlik adının kullanılması bilinçli olarak yok saymak ve aşağılamak amacıyla kullanılmaktadır. Örneğin, Duygu takma adlı travesti Hakan bilmem ne yaptı vb. Bir diğer yandan medya LGBTİ varoluşunu magazinleştirmektedir. (Yok artık dedirten sıra dışı evlilik! Bu düğünde iki gelin var gibi…) LGBTİ temsilinde kullanılan görseller önyargıyı beslemekte ve de mağduru küçük düşürücü fotoğraflar yayımlanabilmektedir.

Medya çalışanlarına LGBTİ’leri temsilllerinde seksist ve homonegatif yaklaşımı benimsememeleri için KAOS GL Derneğinin 2010 yılında yayımladığı “Medyada Homofobiye Son”  adlı kitapçığını okuyup analiz etmelerini tavsiye ederim. Bu alanda derneğin bir çok çalışması da mevcuttur. Bununla birlikte iletişim ve medya öğrencileri ve çalışanlarına ayrımcı söylemi izleme ve raporlama atölyeleri mutlaka yapılmalıdır.

Son olarak Kaos’un şiarıyla röportajı sonlandırmak isterim. Varolan bütün cinsiyet, cinsel kimlik ve yönelim, toplumsal cinsiyet rolleri, kültürel değerler ve ahlaki kodları sorgulayıp herkes için eşit ve farklılıkları kucaklayan zeminde yüksek sesle söylemek gerekmekte: -Eşcinsellerin özgürleşmesi heteroseksüelleri de özgürleştirecektir!

0 908
Haber ve Fotoğraflar:İbrahim Emre SUGEL/DAÜ Gündem Haber Merkezi

Kanser Hastalarına Yardım Derneği Kurucusu ve Başkanı Raziye Kocaismail: “Ada’da bulunan kanser tehdidine karşılık devlet politikası oluşturulması şarttır.”

Kanser Hastalarına Yardım Derneği Başkanı Raziye Kocaismail ile Kıbrıs’ta kanser tehdidi, tedavi süreçleri, kanseri tetikleyici unsurlar, Cyprus Mines Corporation (CMC) ve benzeri işletmelerin filtresiz atıkları, devlet politikası, dernek faaliyetleri ve toplumun bilinç düzeyine ilişkin geniş yelpazede bir söyleşi gerçekleştirdik.

Söyleşide, kanserle mücadele kapsamında 23 yıldır büyük uğraşlar verdiklerini, fakat konuya ilişkin mevcut devlet politikalarının yetersiz olduğunu belirten Kocaismail:

“Bu alanda çevre faktörlerine karşılık önlem ve tedbir alınması gereken hususlarda çok daha ucuz maliyetler söz konusu iken, ne yazık ki iktidarlar, önlemden çok daha büyük maliyetleri olan tedavi sürecine kaynak ayırmayı tercih ediyorlar” diyerek, kanserle mücadelede, devletin rolünün önemini vurguladı.

Fakat şu an için şanslı bir süreçten geçtiklerini, Sağlık Bakanı Sayın Faik Sucuoğlu’na iletmiş oldukları taleplerinin dikkate alındığını, bu kapsamda çeşitli çevre örgütleri ve STK’ların da katılımıyla 31 Ekim günü geniş kapsamlı bir toplantı düzenleneceğini ifade etti.

Kanserle mücadele konusunda, çevre kirliliği ile ilgili cezai yaptırımların yetersiz olduğunu dile getiren Kocaismail, CMC atıkları, Aksa Enerji Üretim A.Ş.’nin petrol skandalı ve Dikmen çöplüğünün yakılan kimyasal atıkların düşünüldüğünde, caydırıcı cezaların uygulanmasını ve sorumluların ifşa edilmesi gerektiğini de sözlerine ekledi.

Öte yandan Kanserle mücadelenin çok geniş bir kapsamı olduğunu dile getirerek dernek hizmetlerinden de bahseden Kocaismail, tedavi için yurt dışına giden hastaların uçak biletlerini, refakatçi giderlerini ve eğer uzun süre kalacaklarsa kira giderlerini karşıladıklarını ifade etti. Kocaismail sözlerine şöyle devam etti:

“Kemoterapi ilaçlarını devlet deposundan alıp hastaneye ulaştıran, hastayı evinden alıp hastaneye götüren ve evde bakım hizmeti veren ekiplerimiz var. 24 saat sürekli hizmet veren hemşirelerimizle hastalarımızın ihtiyaçlarını giderebiliyoruz. Misafirhanelerimizde, uzaktan gelen hastalarımız ve yakınları için konaklama ve beslenme imkânı sunuyoruz. Bunula birlikte, dernek bünyesinde yer alan psikologlar, evlerde ve hastanelerde hizmet vermektedir. Ayrıca, bünyemizde kurduğumuz Umut Eğitim ve Kültür Evi, kanser hastası olan çocuklar için, çeşitli kültür-sanat aktiviteleri düzenlenmekte, müzik eğitimi verilmekte ve tedavi sürecinde eğitimlerinden geri kalmamaları sağlanmaktadır”

Son olarak Küba’daki gelişmelere de değinen Kocaismail:

“Şu sıralar Küba’nın kanserle mücadele konusundaki çalışmalarını takip ediyoruz. Küba’da, bu alanda oldukça etkili olan bir STK ve tedavi paylaşımı amacıyla kendilerinin ivedi bir şekilde görevlendirmiş olduğu Kübalı bir profesör ile olan görüşmelerimiz sürüyor. Amacımız, orada kanserle mücadelede uygulanan yöntemleri ve hastalara sağlanan imkânları, buradaki kanser hastalarına da sağlamaktır”dedi.

0 1688

Söyleşi: Bahadır Konuk
Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Aktivite Merkezi’nde düzenlenen ve Nil Avunduk’un konuşmacı olarak katıldığı değişim-dönüşüm ve içsel temizlik konulu seminer 2 Nisan 2015 tarihinde gerçekleştirildi.

Türkiye`de değişim–dönüşüm ve içsel temizlik konularında seminerler düzenleyen ve oldukça ilgi gören Avunduk, Doğu Akdeniz Üniversitesi ev sahipliğinde içsel temizliğin hayatımızdaki önemini ve bunu nasıl başarabileceğimiz konusundaki bilgi ve tecrübelerini paylaştı.

“Kendine kurduğun gelecek planının içinde sıkışıp kalırsan, evrenin sana kurduğu muhteşem planı göremezsin. Herkesin yaşamı anda, ayaklarının ucunda yaratılır.” diyen Avunduk ile bireysel sağlık ve huzurun sırrından, değişim, dönüşüm, içsel temizlikte geliştirmeye kadar çeşitli konulara değindik.

Adımlar tablosunda olayın yaşanmasıyla birlikte olayı tarif edip kendine ne olduğunu bulup incelemeyi böylelikle inandığın, inandığın gibi mi değerlendirmesiyle incelemenin kişinin temizleneceği olaya geleceğinden bahsetti.

Aynalar perspektifine göre; beni nasıl tarif ederim veya ben hangi huyumun değişmesini isterim? Peki yaşadığım hangi olaylarda ben de böyle davrandım? Bunu neden yapıyorum, yapmasaydım ne olurdu zannediyorum? Bana bunu yaptıran hangi korkum? gibi çalışmalara gidildi. Korku dönüştürme çalışması olaraksa benim korkum var, ben korkumu kabul ediyorum, ben korkumu şu anda sevgiye dönüştürmeye niyet ettim, ben korkumu seviyorum şeklinde 4’lü korku çizelgesi uygulaması yapıldı.

nil2Adımlar tablosuna karşılık adımların etkileri nelerdir?

Günlük yaşantımızda bir olayla karşılaşırız. Olay bizi öfkelendirir, kızdırır ve acı çektirir. Bu olayın sebebi budur, şudur demeden hemen 2. adımda ben ne hissettim demeliyim. Yaşadığım olayda ben ne hissettim diye araştırıp bu sorunun üzerine gidersem 3. adım açılır. Anlatım sırasında ağzımdan doğru olmayan gereksiz bir sürü inançlar dökülmeye başlar. O inançlarıma bakıp, o inançların doğru olup olmadığını inceleyebilirim. Doğru olmadığı ortaya çıktığı zaman da, o doğru olmayan boş inançlara ihtiyacım kalmaz, artık benim değildir. Eğer aynı inançta ısrar ediyorsam bir sefer onu yaşamışımdır, o zaman da 4. adım açılır. Bunu yaşadığım yer ve zaman ortaya çıkarır. O olaydaki hissettiklerimi sorduğumda da, asıl en altta kalmış hissimi bulurum. O hissimin cümlesini korku dörtlüğü dediğim dörtlüğün noktalı yerlerine yerleştirip, birkaç kere yüksek sesle tekrarladığımda, o gereksiz inanç yaşadığım o olayın içinde enerji olarak silinir. O zaman da geçmişte yaşanan o olay dönüşmüş olur. Çünkü yaşanan her olay sizin bakış açınız kadardır. Sizin o bakış açınız değiştiği zaman olay biter. Yani bir olayı 10 kişi farklı gözle görür. Siz bu dönüşümle o olaydaki kendi bakışınızı dönüştürmüş olacaksınız. Böylece senin zihnin değişecek. Bu gereksiz zihin değişince de yaşarken yaşadığın olaylara bakışın değişecek. İşte gerçek değişim budur. Sen değişmedikçe hiçbir şey değişmez, sen değiştikçe yaşadığın bütün problemler, acılar ve hastalıklar değişir.

nilposter4’lü korku çizelgesini uygulamanın faydaları nelerdir?
Bu korku dörtlüğü gereksiz ve yanlış inançlarımızı, yani bize faydası olmayan ve zarar veren bütün inançlarımızı zihnimizden silen bir enerjiye sahiptir. Bu korku dörtlüğünü ben buldum. Önce kendimde uyguladım neticesini tam aldım. Kendimde uygulayıp netice almadığım şeye inanmam ve anlatmam.

Bireysel sağlık, afiyetin sırrı nedir sizlerce?
Geçmişte yaşadığı bütün olumsuz günleri benim öğrettiğim ve yaptırdığım çalışmayla dönüştürmesidir. Ben 45 yaşındayken yüksek tansiyon hastasıydım, migren hastasıydım. Boynumun çevresinde kistler çıkıyordu. Çok sinirliydim, çok stresliydim. Geceleri rahat uyuyamazdım ve bütün bunlar için birçok sebep sayabilirdim. 45 yaşında bulduğum ve kendi üzerimde uyguladığım bu çalışmayla 1 yıl içinde bütün hastalıklarım ve bütün problemlerim bitti. Kendimde yaşadığım bu değişimden sonra değişime, yani sağlığına ihtiyacı olan kişilere seminerler vermeye ve bu çalışmayı yaptırmaya başladım. Bugün 61 yaşındayım, grip ve soğuk algınlığı dahil 1 gün bile hasta olmadım, 1 gün bile rahatsız şekilde uyumadım. 15 yıldır tansiyon hapı almıyorum. İlk defa tam sağlıklı bir hayat yaşamaya başladım.

Kendini değişim, dönüşüm, içsel temizlikte geliştirme nasıl olur?
Başına gelen her olayı tek tek benim öğrettiğim şekilde çalışarak.

Aynalar perspektifine göre en çok dikkat etmemiz gereken nedir?
Benim öğrettiğim değişim-dönüşüm sistemine göre “aynalar” bölümü kişiyi veya olayı ya da olaydaki bütün insanları tarif ettiğiniz zaman, bir kişinin ve olayın başına herhangi bir sıfat koyduğunuz zaman, o kişiye ve olaya bir tarifle öfkelendiğiniz zaman “aynalar çalışması” devreye girer ve maalesef o kişinin tarif ettiği olay ve kişiler onlar değil kendisidir.

Aslında dışarıya bakarak kendini tarif ediyordur ve o kişi bu tariften yola çıkarak, ne zaman nerede aynı hareketleri yapmıştı ve aynı olayları yaşamıştı, yine onu bulup benim öğrettiğim şekilde dönüştürdüğünde artık insanları tarif etmediğini görür. Böylece kendi değiştikçe dışarıda gördükleri de değişir. Bir insan kendinde olmayan hiçbir şeyi dışarıda göremez.

nilavundukplaket
DAÜ’deki etkinlik sonrası Nil Avunduk’a plaket takdim edildi

Kişisel değişimde büyük zorluk nedir sizce?

Benim öğrettiğim kişisel değişimde en büyük zorluk kişinin kendisi ile yüzleşmesidir. Çocukluğumuzdan beri kendi kötü ve yanlış taraflarımızı örtmeye uğraşırız. O kadar kendimizi örteriz ve buna o kadar inanırız ki, artık bir zaman sonra ben iyiyim dışarıdaki insanlar kötü demeye başlarız. Bu noktadan sonra dışarıda yapılan her hareketi ve her yanlışı kendinin de yaptığıyla yüzleşmesi gerekir. Böylece yaşadığı olayları kendinin ben iyiyim diye örttüğü asıl yanlış inançlarından yaratıldığını anlar. Hayat yanılmaz, neysek onu verir. O zaman bende sakladığım doğru olmayan yeri dönüştürürüm ki, güzel yaşayayım.

İçsel temizliğin altın kuralları nedir sizlere göre?
İçsel Temizliğin altın kuralı parmağımızı dışarıya uzatmayı, onun yüzünden başıma bu geldi, bunun yüzünden başıma bu geldi demeyi bırakmaktır. Böylece başımıza gelen olaylar, bu yaşadığımız hastalık acaba neden oldu diye sorabiliriz. Yaşadığımız her olayın, hastalığın ve her üzüntünün bizdeki sebebini bulmaya doğru hareket etme isteği ve kararlılığı kendimize verebileceğimiz en güzel hediyedir.

Değişimin dönüşüm çalışması üzerindeki etkisi nedir?
Hastalığı geçecek, insanlarla kavga etmesi bitecek, yaşamın bütününden zevk almaya başlayacak.

Değişim ve dönüşümün içsel temizlikle bağdaşıklığı nedir?
Benim içsel temizlik dediğim şey; yaşadığım her olayın ve hastalığın sebebinin benim yaşamış olduğum geçmiş günlerimdeki bir olay içinde olmasıdır. O olay içindeki bir öfkem, bir kızgınlığım, yanlış inancım bitmeden bugün üzüldüğüm, öfkelendiğim şeyler ve hastalığım bitmeyecektir.

Size göre dönüşümün stratejisi nelerle olur?
Dönüşüm yaptıktan sonra hedefe gerek yoktur. Zaten artık sağlıklı, mutlu çok güzel yaşam yaşayan bir insan olur.

0 1930
Söyleşi: Bahadır Konuk

Barış gazeteciliğinin Kıbrıs’ta, Türkiye’de ve Dünya’da uygulanabilirliği üzerine Türk Ajansı Kıbrıs (TAK) eski Müdürü Emir Ersoy ile röportaj yaptık. Geçmişten günümüze barış gazeteciliğini irdelediğimiz röportajda bilhassa Kıbrıs ve Türkiye’deki barış gazeteciliğine değinildi. Barış gazeteciliğinin konumundan, barış gazeteciliğinin dünyadaki yerine kadar çeşitli konular ele alındı.

emirersoy
Gazeteci Emir Ersoy

Kıbrıs gazetelerinin barış gazeteciliğinde konumu nedir?
Kıbrıs gazetelerinin Kıbrıs’ın kendi konumundan kaynaklanan farklı özellikleri var. Nasıl? Malum, Kıbrıs sorununda geçmişte 1950’lere-58’lere dayanan bir süreçten bugüne geldik. O zamanlarda Rumlar Kıbrıslı Türkler’e karşı onları bu adada yok etme gayretinde olduklarından o dönemdeki gazeteler bir mücadele gazetesi şeklindeydi. Kıbrıs Türkü’nün hakkını, menfaatini koruyacak şekilde yayınlar yaparlardı. Zaman içinde bu süreç değişti. O günlerde sayıları 2-3’ü geçmeyen gazeteler bugün günde 16 gazeteye kadar çıktı Kıbrıs’ta. Bunların bir kısmı barış gazeteciliği noktasında daha ilerici yayınlar içerisinde, bir kısmı temkinli habercilikle bu sürece bakıyorlar. Malum, şimdi yeni bir süreç yeni bir cumhurbaşkanı Rum tarafının lideriyle müzakereler başlamış bir umut ve olumlu bir bakışları söz konusu şu anda. Gönül arzu eder ki, bu görüşmelerin sonunda her iki halkın da beğeneceği bir anlaşma söz konusu olsun.

TAK’ın barış gazeteciliğine etkisi nedir?

TAK Ajansı’nın kuruluş amacı Kıbrıs Türkü’nün haklı sesini dünyaya duyurmaktı. Niçin böyle bir haber ajansına ihtiyaç duyuldu? Malum,Kıbrıs’ta Rumlar Türkleri yollardan bellerden alıp öldürürken Türk köylerine Rumlar saldırırken dış dünyada bu haberler düzgün bir şekilde yer almadığından böyle bir haber ajansına ihtiyaç duyuldu. O günkü lider, daha sonra Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurucu cumhurbaşkanı olan Rauf Raif Denktaş, Atatürk’ün milli mücadeleyi yürütürken Anadolu Ajansını kurmasını örnek alarak o da bir haber ajansının kurulmasını istedi. Türk Ajansı’nı devreye koydu. Türk Ajansı daha çok her haber kaynağına eşit mesafede duruyor, her türlü haberi veriyor ama en çok haber etkinlikleri devlet ve hükümet makamlarından olduğu için bir yerde neredeyse onlara hizmet eder gibi görünürdü. Ama değil yani. Siyasiler kendi bakış açılarına göre ve siyasi duruşlarına göre mücadele içerisindeki yerlerine göre açıklamalar yaparken TAK Ajansı da onu veriyor. TAK Ajansı ülkede olan haber konularına ilgi gösterir. TAK’ın bir servisi de Güney’deki gazetelerin haberlerini çevirerek hem devlet makamlarına hem de basına servis etmektir. Bu şekliyle kendine düşen payı barış süreci içinde yerine getirmektedir.

TAK’ın Kıbrıs gazetelerindeki barış gazeteciliği politikası nasıldır?
İmkanları ölçüsünde kuzeydeki haberleri de güneydeki haberleri de izleyerek kendi abonelerine ki bunlar devlet organları, hükümet organları, günlük gazete ve televizyonlardır. Hepsine de bu servisi veriyor. Ajansın haberlerinde yorum söz konusu değildir. Haber salt haber olduğu için verilir. Tarafsız,yorumsuz haber verdiğini dikkate alırsak bu süreçte de barış gazeteciliğine katkısı olumludur diye düşünüyorum.

Kıbrıs gazetecilerinin barış gazeteciliğinde yeri nedir?
Kıbrıs gazetecileri de geçmişten bugüne onlar da süreç içerisinde kendilerine düşen görevleri o günün şartlarına göre; o günün şartlarına göre ilk neydi bir milli mücadele söz konusuydu. Kıbrıs Türk halkının varoluş mücadelesi söz konusuydu. O süreçte gazeteler tabii Kıbrıs Türk halkının hak ve menfaatlerini dikkate alarak hareket ederlerdi. Bugün yine o esas olmak kaydıyla barış görüşmelerine yaptıkları yayınlarla tarafsız yayınlarla ve olumlu ifadeler kullanarak bu süreci desteklemeye gayret ediyorlar. Ama, bir kısmı acaba ne olacak geldiğimiz süreçte? Bu görüşmeler yine sekteye uğrayacak mı? diye de düşünüyorlar. Rumlar geçmişte referandumda hayır diyerek bu barış sürecini olumsuz etkilemişlerdi. Şimdi aynı süreç olur mu diyenler var. Bence onlar da haklı. Çünkü, barış iki tarafı da memnun edecek bir şekilde yapılmalı.

TAK’ın Kıbrıs Medyasındaki rolü nasıldır? Bu ne kadar barış gazeteciliğiyle bağdaşır?

TAK Ajansı, Kıbrıs Türkü’nün sesini dünyaya duyurmak için kuruldu. Bütün gazetelere hizmet verme durumundadır. Uluslararası haber ajansları, Reuters, AFP ve benzeri haber ajansları ve Anadolu Ajansı neyse Türk Ajansı da odur. O da, kendi abonelerine bu hizmeti verir. Verirken de, onun barış gazeteciliğine katkısı tarafsız ve düzgün haber vermiş olması. Saptırma, yalan, yorum falan yok. Salt haber vererek gerçekleri yansıtarak bu sürece katkı koyduğunu düşünüyorum.

Barış Gazeteciliğine Kıbrıs mı yoksa Türkiye mi daha fazla uyuyor?
Haberler zaman zaman eksik bilgiyle yapılıyorsa ister Kıbrıs’ta olsun, ister Türkiye’de olsun yalan ve yanlış olabilir. Doğru, düzgün ve dengeli bir haber çıksın diye. Barış gazeteciliğinde gazeteciler olayı büyütmek ve kışkırtmak durumunda olmadıklarından ya da olmayacakları varsayılarak her iki tarafın olayla ilgili görüşleri anlatılması beklenir. Bence doğrusu odur. Bir madalyonun iki tarafı var, siz bir tarafına bakarak bir şey yazıyorsanız, söylüyorsanız eksik olabilir hatalı olabilir. Bu da ister Kıbrıs’ta olsun, ister Türkiye’de olsun zaman zaman hatalı haberlerin çıkmasına neden olabilir. Bunu zaten yerine getirdiğinizde bunun adına Barış gazeteciliği mi dersiniz ideal gazetecilik mi dersiniz bilmem.

TAK ve Anadolu Ajansı’nı incelediğimizde hangisi barış gazeteciliğine yakındır?
Her ikisinin de bir mücadeleden kaynaklanan kuruluş yapıları vardır. Ayrıca, ikisi de ülkelerindeki devlet makamları öncelikli olmak üzere malumat verir. Ama, bana sorarsanız her ikisi de barış gazeteciliğine olumlu katkılar yapmaktadır. Neden? Çünkü, her ikisinin haber ilkelerinde tarafsız, doğru habercilik yatmaktadır. O nedenle, bu kural üzerinden hareket ettiklerini dikkate alırsak Anadolu Ajansı’nın da Türk Ajansı’nın da barış gazeteciliğine doğru düzgün haberleriyle katkı yapmış olmaları söz konusudur.

Türkiye ve Kıbrıs’ta barış gazeteciliğinin olması gereken ideal konumunu tarif eder misiniz?
Barış Gazeteciliği bence ideal gazeteciliğin temeline dayanır. Olayda iki taraf, üç taraf, dört taraf varsa hepsinin de görüşlerini alarak haber yapmak esastır. Yoksa sadece birisinin söylemiyle haber yapıyorsanız hatalı olur. Geçmişte kuzeyle güney arasında irtibat olmadığı için tek taraflı yayınlar söz konusuydu. Bu da doğaldı yani. Ama,şimdi o imkan varken Rumlar gelip Türk tarafında, Rumla Türk gazeteciler gidip konuşabiliyor. O çerçevede bir olayla ilgili, bir konuyla ilgili haberleri yapıyorsa demek ki olumlu katkıları söz konusu.

Barış Gazeteciliğinin dünyadaki yeri nedir?
Barış gazeteciliğinin dünyadaki yeri yeni yeni yer buluyor. Geçmişte her gazeteci kendi ülkesinin hak ve menfaatlerini dikkate alarak haber yapıyordu. Baktığınızda İsrail, Filistinliler’e saldırıyorsa İsrail gazetecileri onu dikkate alarak haber yapar. Her iki tarafın da görüş ve düşüncelerini ele alacak haber yapabilme belki bölge gazetelerinden ve gazetecilerinden çok uluslararası basında çalışan gazetecilere görev düşer. Çünkü,onların her halükarda Kıbrıs’ın kuzeyine de, güneyine de gitme imkanları olur. Öyle olunca da doğru ve düzgün haber oluyor. Geçmişte yapmadıkları ortada. Kıbrıslı Türkler Rumlar tarafından öldürülürken muhabirlere hiç yer vermedikleri zamanlar da olmuştur. Umarız bu süreçte yeni yeni barış gazeteciliği mevhumu gelişir. Bu gelişme süreci içerisinde herkes barış gazeteciliğinin ilkelerine uygun haber olarak haber yapar. Sadece bir tarafı dinleyerek değil her iki tarafı da dinleyerek olmalıdır. Olayın özünü kavrayarak haber yaparlar. Kışkırtıcı, tahrik edici ifadelerden ve ötekileştirme süreçlerinden uzak haber yapabilirler. Öyle olunca da okuyucu o haberlerden doğru bilgiyi elde edebilecek.

Sizlerce barış gazeteciliği dünya üzerinde tam olarak uygulanıyor mu?
Yok. Şu anda tam olarak uygulandığını söyleyemeyiz. Herkes kendi ülkesinin menfaatine göre hareket ediyor. Bir zamanlar, İngiltere Fonkland adalarına çıkarma yapmıştı. O zaman gerçekçi haber yapmasıyla ünlü BBC Radyosu yaptıkları yayından İngiltere hükümeti rahatsız oldu. Çünkü, onun oradaki savaş haliyle ilgili haberlerini etkilediği için ona yasak koydu. Ambargo koydu. Sen şimdi aman barış gazeteciliği yapacağım diye düşmana bilgi sızdıracak bilgi verecek haber içeriyorsa haberin, senin ülkenin yönetimi seni hemen etki altına alır. Tesirsiz hale getirmeye gayret eder. İdeal gazetecilik diyoruz ama, sonuç olarak her ülke kendi hak ve manfaatlerini dikkate alarak hareket eder yayında ve yayımda. Onun için istediğiniz kadar siz ideal gazetecilik, barış gazeteciliği deyin günün sonunda o ülkedeki yöneticiler de gazeteciler kadar barışçıl ve sevecen değillerse sıkıntı olur.

0 1376
Söyleşi: Mustafa Baflı

Aynı Gökyüzü Altında filmin ismi. Öylesine konulmuş bir isim değil ancak bu. Afişte de yazdığı gibi hür, özgür ve kardeşcesine yaşamak için konuldu filmin ismi. Caney Göray’ın yönettiği kısa filmin galası Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) İletişim Fakültesi’nde 20 Mayıs 2015’te yapıldı. Mor Salonda görücüye çıkan filmin konusu LGBT üyeleri.

Caney Göray 1991 Gazimağusa doğumlu. Doğu Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo TV Sinema bölümünden birincilik ile mezun oldu. Şu an yine İletişim Fakültesi Dijital Medya ve Film bölümünde yüksek lisansına devam ediyor. Göray ile yaptığımız söyleşide bize filminin ve LGBT bireylerin hikayesini anlattı.

caneyafisAynı Gökyüzü Altında Kısa filminin hikayesini öğrenebilir miyiz ?
Bu filmi yapmak hep hayalimdi. Fırsat geçmişken elime bunu yapmam gerektiğini düşündüm.  Çok sevdiğim bir insan için bunu yapmayı hep istemiştim ve sonunda oldu. Çok da güzel oldu sanırım. Çok zordu çünkü maalesef bu konu ülkemizde halen çok gizlenen, saklanan bir konu. O yüzden onları tam olarak göstermeden ama tamamen saklamadan da anlatmak için çok çabaladım. Doğayla, mekanla iç içe, duygularla onların hayatını anlatmaya ve aktarmaya çalıştım. Filmde 3 Ana karakter var. Her birinin ayrı yaşadıkları zorlukları ve hak ettikleri hayat için ne kadar çabaladıklarını görüyoruz. Her birinin çok değerli, çok güzel mesajlarıyla, dolu bir kısa film oldu. Filmin süresi de 28 dakika.

Bu filmin ardından size gelen tepkiler nasıl oldu ?
Geri dönüşler müthiş oldu.  Onları tanımak,onların içine girmek, onlarla yaşamak paha biçilemezdi benim için. En güzeli de onlarla beraber birçok insanı daha tanımak. O güzel insanların bana benden çok inanması ve başarmamı sağlaması. Bana her defasında dedikleri şey ‘’sen bizim için bunu yapıyorsan biz senin için her şeyi yaparız.’’  Film bittikten sonra, bana söyledikleri, onların mutluluğu hiçbir şeye değişilmezdi. İzleyen herkesin tepkileri beni çok mutlu etti. İnanılmaz güzel yorumlar aldım. Hiç tanımadığım bir sürü insanla tanıştım ve bir sürü insandan yorum aldım. İşte şimdi o yüzden amacıma sanırım ulaştım diyebiliyorum.

LGBT üyelerinin toplum tarafından kabullenilmesi sürecinin hızlandırılması için neler yapılabilir?
Maalesef bu süreç çok yavaş gelişiyor. Kıbrıs küçük bir yer ve insanlarımız hep, “aman o ne dieyecek aman bu ne diyecek” kafasında olduğu için, halen çok sınırlı kafa yapısında. O yüzden bu süreç maalesef çok durgun. Bunun için önce ilk temel aile. Aileler önce çocuklarına destek olursa, toplumda destek olur. Aileler çocuklarına bu şeyin hastalık olmadığını, herkesin insan olduğunu, eşit bir hayata sahip olması gerektiğini anlatırsa bu ailelerden, çocuklardan yavaş yavaş topluma yayılacak ve toplum yapısı da değişmeye başlayacak. Tabi ki bunun yanında devletin de bu insanlara desteği önemli. Bu insanların da herkes gibi her şeyde hakları olmalı. Devlet de desteğini gösterse zaten kabullenme süreci böyle böyle çabuklaşır.

LGBT üyelere saygı duyuyorum, hak vermek gerekir, yapacak bir şey yok gibi kelimelerle yanaşılması toplum içinde ayrımı en baştan yaratmaz mı ?
En başta ayrımı maalesef böyle yaklaşımlar başlatır. Hani uzaktan herkese bir şeyler hakkında yorum yapmak kolay gelir. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın hesabı. Ama bu durum, bu insanların varlığı her gün giderek artıyor ve herkesin etrafında, çevresinde, ailesinde olabilir.  İşte o yüzden insanlar “insanca” düşünüp desteğini, anlayışını gerçekte, isteyerek ve tamamen göstermeli. Söz ile hiç kimse kimseye destek olamaz ve hiçbir şey yapılamaz. O yüzden de bu sözleri aktarmaktan çok bunları aktifleştirmek burada en önemli.

Kıbrıs’ta yaşayan insanların bakışı ne?
Dediğim gibi Kıbrıs küçük bir yer ve bizde yabancı ülkelerde olduğu gibi bir gelişme, anlayış ve destek yok bu insanlara. Biz burada onlara desteği geçtim tam tersi hatta daha da kötüye sürüklediğimiz bir hayat yaşatıyoruz. Maalesef kısıtlılar burada. Umarım en kısa zamanda önce aileler, sonra toplum daha anlayışlı hale gelir ve herkesin eşit bir yaşam hakkına sahip olması gerektiğini anlar.

Bu konuda sizden başka projeler de görecek miyiz?
Bu konuda başka projem oldu. Bu filmle aynı dönemde, aynı ay içinde yaptığım bir de kamu spotum var. Bundan sonra da daha olabilir tabi neden olmasın. Onlara karşı sevgimi, saygımı, desteğimi gösterebilmek için, insanların bilincini artırabilmek için  farkındalık yaratmak için daha çoklarını yapmayı isterim.

Caney Göray SİM TV’de yayınlanan Haftasonu Ekspresi programına konuk oldu

0 1046

Söyleşi: Tuğçe Seren Karakoç
Reklam yazarlığı ile başlayan iş hayatına kitap yazarlığı ile devam eden genç bir yazar Hatice Üzgül. Birçok kişinin belki ilgisini bile çekmeyen efsaneler onun kitaplarının konusu oluyor. Kitaplarında efsaneleri anlatan ve neden efsaneler diye sorduğumuzda “Onlar eskimezler. Etkilerini yitirmezler. Dönem dönem unutulabilirler fakat yeniden gün yüzüne çıktıklarında ne kadar taze kaldıklarına şaşırırsınız.” cevabını verdi.

Hatice Üzgül reklam yazarlığından, edebi yazarlığa uzanan hikâyesini bizlere anlattı.

Bize biraz kendinizi tanıtabilir misiniz?
1980 yazında İstanbul’da doğdum. İstanbul Üniversitesi’ni bitirdikten sonra okuduğum branş olan reklamcılığa adım attım. Uzun yıllar reklam yazarı olarak büyük reklam ajanslarında çalıştım. Bir ara ödül bile kazandım. Fakat bu benim için vazgeçilmez bir sektör değildi. Biranda geride bıraktım. Şimdi ise Türk efsanelerini romanlaştırmak üzere yola çıkmış genç bir yazarım. Amacım kadim efsaneleri günümüz okuyucularının hayatında yeniden canlandırmak.

Ne zamandır edebiyatla ilgileniyorsunuz?
Bana göre hayatın içinde edebiyatla ilgilenmemek gibi bir durum söz konusu değildir. Edebiyatla çok küçük yaştan itibaren tanışılır. Ve bu durum herkes için geçerlidir. Okuma yazma bilmeyen biri bile, kulağına çalınan bir türkünün sözleriyle kendisinden geçiyorsa bu edebiyatın gücüdür. Bir anne beşiğindeki bebeğe her gece masal okuyorsa, o çocuk edebiyatla yoğruluyor demektir. Dolayısıyla bu sanata ilk olarak nasıl ilgi duyduğumu hatırlamıyorum. Fakat şunu çok iyi biliyorum, ilkokul sıralarından itibaren geniş bir kütüphane yaratmaya başlamıştım. Profesyonel olarak sektöre adımımı atmam ise, 2013’ün Kasım ayında ilk kitabım “Gece Yolcusu”nun basılmasıyla gerçekleşti.

Yazarlığa başlama hikâyeniz nedir? Bu oldukça cesaret isteyen bir şey olsa gerek.
Reklamcılık mesleğimi bir kenara bırakıp İstanbul’dan ayrıldıktan sonra Ankara’ya taşındım. Burada Avrasya Yazarlar Birliği Hikâye Atölyesi ile tanıştım. Bu benim için mesleki bir adım değildi o sıralar. Açıkçası kendime hobi arıyordum. Fakat sonrasında her şey hızlı gelişti. Bir de baktım, kurs bitmeden bir roman bir de öykü kitabı yazmışım. Bu kitapları yazmaktaki amacım, ödevini yapan bir öğrenci gibi öğrendiklerimi pekiştirmekti. Hocalarımın desteği nedeniyle dosyalarım yayınevlerine gitti. Yayınevlerinin ilgisi ise benim için güzel bir sürpriz oldu diyebilirim.

İlk başlarda hiç “Ben bunu yapamam, vazgeçiyorum.” dediğiniz oldu mu?
Hikâye atölyesine başlamadan önce yazarlık aklımın ucundan bile geçmezdi. Fakat başladıktan sonra “Yapamıyorum, vazgeçiyorum.” dediğim tek bir an dahi olmadı.

Şimdiye kadar kaç kitap yazdınız? Kitap yazmanın sizin için bir sonu var mı?
Dört kitap yazdım, biri henüz basılmadı. İlk kitabım bir öykü kitabı olan “Gece Yolcusu”. Bu ilk kitabın hemen ardından, birkaç hafta sonra, “Efsanenin Adı Şahmeran” basıldı. Ardından “Lokman Hekim Efsanenin Nuru” isimli ikinci roman geldi. Üçüncü romanım “Efsanenin Ateşi Anka Kuşu” ise yolda. Şahmeran, Lokman Hekim ve Anka Kuşu bir üçleme serisi. Bu serinin ardından başka efsaneler de gelecek. Hazırda bekleyen birçok projem var.

Bence kitap yazmanın sonu elbette ki yok. Fakat ömrün bir sonu var. Tek bir hayatım mevcutken, hayata geçirmek istediğim bir sürü proje olması ilginç bir durum değil mi?

Reklamcılıktan yazarlığa geçişte zorlandınız mı?
Hayır, zorlanmadım. Çok kısa süre içinde dört adet kitap yazabildim.

Neden efsaneler? Kitaplarınızın konularına nasıl karar veriyorsunuz?
Efsaneler edebiyatın en sihirli ve en güçlü dallarından biridir. Anlatıldığı zamana ve mekana göre değişiklik gösterdikleri için ölümsüz eserlerdir. İlk ne zaman anlatıldığı bilinmez. En son ne zaman anlatılacakları da kestirilemez. Onlar eskimezler. Etkilerini yitirmezler. Dönem dönem unutulabilirler fakat yeniden gün yüzüne çıktıklarında ne kadar taze kaldıklarına şaşırırsınız. Ben efsanelerdeki bu gücü seviyorum. Dolayısıyla günümüzde de yaşatılması gerektiğini düşünüyorum. Biraz araştırma yapınca fark ettim ki, unutulmaya yüz tutmuş birçok efsanemiz var. Açıkçası onları yazmamak benim için büyük bir kayıp olurdu.

Oldukça genç bir yazarsınız. Sizin gibi genç yaşta bu alana yönelmek isteyenlere ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?
Bana göre ortalama bir yazarda olmazsa olmaz kurallar; çok okumak, Türkçeye hakim olmak, insanları iyi tanımak, duygularıyla yaşayıp duygularıyla yazmak, iyi bir kurgu yaratabilecek zeki olmak, yetenek, çalışkanlık ve bol bol sabır sahibi olmaktır. Ortalamanın üstünde bir yeteneğe sahip yazar adaylarına ise zaten bir şey demeye gerek yoktur.

Yazarın kitapları: