Söyleşi

0 908
Haber ve Fotoğraf: Mustafa Baflı

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin doğuş sürecini anlattığı “İstenmeyen Bebek Kıbrıs Cumhuriyeti” kitabının ardından,  Kıbrıs’ta 1960-63 döneminde yaşanan olayları yansıttığı “İstenmeyen Bebeğin Ölümü” adlı kitabı, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’ta eş zamanlı olarak okuyucuyla buluşan Dr. Nikolaos Stelya ile kitapları, Kıbrıs’taki mevcut durumu ve barışın geleceğini konuştuk.

Tel örgülerin, asker postallarının, kimlik kontrollerinin olmadığı, adanın her yanında özgürce Rumca ve Türkçe’nin işitildiği, kaynayan bir coğrafya da huzurlu bir liman teşkil eden bir Kıbrıs tahayyülüm var. 

Yunanistan’da yayımlanan Kathimerini gazetesinin Kıbrıs Türk ve Türkiye masası editörlüğünü yürüten araştırmacı yazar ve Türkolog Stelya, internet üzerinden gerçekleştirdiğimiz röportajda, Kıbrıs’ta tüm etnik, dini, cinsel ve siyasi kimliklerin özgürce ifade edildiği federal bir çözümün mümkün olduğu belirtti.

Nikolaos Stelya'nın son kitabı "İstenmeyen Bebeğin Ölümü"
Nikolaos Stelya’nın son kitabı “İstenmeyen Bebeğin Ölümü”

İstenmeyen Bebek Kıbrıs Cumhuriyeti ve İstenmeyen Bebeğin Ölümü nasıl ortaya çıktı? 

İki kitabın öyküsü 2012 yılına dayanıyor. 2-3 yıl önce Lefkoşa Üniversitesi ile ortak bir çalışma geliştirdik. “Kıbrıs Türk toplumu ‘düşman’ EOKA’ya nasıl yaklaştı?” sorusunu sorarak yola çıktık. Bu soru ışığında, Güney’de Kamu Enformasyon Dairesi’nde yer alan zengin gazete arşivinden faydalandık. 2013 yılında bu arşiv çalışmasının ilk meyvesini İstenmeyen Bebek Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yayınlayarak elde ettik. Bir yıl sonra, bu çalışmayı “İstenmeyen Bebeğin Ölümü” takip etti. İki kitap da Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’taki okuyucularla eş zamanlı olarak buluştu.

Kitaplarda Rum basınına göre Kıbrıslı Türk basınından daha fazla yararlandınız. Bunun bir nedeni var mı?

Yukarıda belirttiğim üzere arşiv çalışmam Kıbrıs Türk basınına odaklanmış durumda. Özellikle milliyetçi liderliğinin perspektifini yansıtan gazetelere dikkatimi odaklandırmış durumdayım. İlerleyen dönemde Rum basınını da taramayı hedeflemekteyim.

1963 sonrasında yaşananları anlatan bir kitap yazmayı
düşünüyor musunuz ?

1963-74 dönemi büyük ihtimalle yeni çalışmamın odağında olacak. İlerleyen aylarda bu projeye odaklanmayı hedefliyorum.

Sizin gözünüzle bize barışı anlatır mısınız ?

Tel örgülerin, asker postallarının, kimlik kontrollerinin olmadığı, adanın her yanında özgürce Rumca ve Türkçe’nin işitildiği, kaynayan bir coğrafya da huzurlu bir liman teşkil eden bir Kıbrıs tahayyülüm var. Kıstasları doğru tayin edilmiş ve ilgili taraflarca kabul görmüş olan bir federal çözüm bu projeyi hayata geçirtebilir. Böylesi yeni, modern bir siyasi yapıda tüm etnik, dini, cinsel ve siyasi kimlikler kendilerini özgürce ifade etme olanağı bulacaktır.

Şu an Kıbrıs’ta bulunan bu düzen sizce sürdürülebilir mi? 

Kıbrıs’ın her iki yakasında da siyasi ve toplumsal yapılar büyük bir krizin içerisine sürüklenmiş durumda. Yeni çöküş devrinin faturasını genç nesiller ödemekte. Betonlaşmış, kemikleşmiş etnik-ırkçı kinler ve varolan sınıfsal-sosyoekonomik ağlar statükoyu ayakta tutup bu sorununun üzerine gidilmesini şimdilik engelliyorlar. Ancak bu durumun daha fazla sürdürülemeyeceği her geçen gün daha çok insanca kanıksanmakta.

Mevcut düzende gelecekte Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum gençlerini neler beklemektedir?

Bugünkü kıstaslar ışığında bizleri parlak bir geleceğin beklemediği ortada. Alışveriş merkezlerine, eğlence kültürüne, varolan siyasi yapılara, milliyetçi hegemonyaya bağlı kalmaya devam ettiğimiz sürece Kıbrıslı Türk ve Rum gençler yabancılaşmaya devam edecekler. Şu an Taksim zihinlerimize kazınmakta. Bu heyulayı ve Güney’de hâkim olan Türk karşıtı algıyı -ölü toprağını- üstümüzden bir an evvel atmazsak bizleri karanlık bir gelecek bekliyor olacak.

Bağımsız bir Kıbrıs mümkün müdür ?  

Hızlı adımlarla yakın gelecekte adanın bağımsızlığını elde etmemiz olanaksız. Bölgesel konjektür buna elvermiyor. Buna karşın bu hedefe doğru atılacak adımlar var. Kıbrıs’ın varolan koşullarda bebek adımları ile ilkin kendi ayakları üzerinde durmasını öğrenmesi lazım. Tam bağımsızlık ise zamana ve isteme bağlı.

Son olarak Kathimerini gazetesinden bahseder misiniz?

Kathimerini, Yunanistan’ın ve Balkanların en eski gazetelerinden bir tanesi. Asırlık bir çınar. Bugün Yunanistan’da merkez sağ-liberal çizgide yayın hayatını sürdüyor. 2009 yılında haftalık ve günlük internet baskısı ile Kıbrıs’ta da okuyucularıyla buluşuyor. Bugün Kathimerini Politis ile birlikte Güney’de federal çözümü destekleyen iki gazeteden bir tanesi. Ayrıca, 2009 yılından beri Kıbrıs Türk – Türkiye masası kurmuş olan tek Kıbrıslı gazete.

0 1175
Haber: Bahadır Konuk / Fotoğraf: Uğurcan Taşdelen

Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Müzikal Topluluğu, Dünya Tiyatrolar Haftası nedeniyle düzenlediği etkinlikler kapsamında Türkiye’nin ilk talk şovcusu Cem Özer’i konuk etti. 26 Mart’ta Aktivite Merkezi’nde öğrencilerle buluşan Özer, 27 Mart’ta da DAÜ Müzikal Topluluğu öğrencilerinin sahnelediği “Dedikodu” müzikaline onur konuğu olarak katıldı. Katılımın hayli yoğun olduğu Dedikodu müzikali öncesinde Gündem gazetesine konuşan Özer, oyunculuk ve talk şovculuğun inceliklerine değindi.

Neticede oyunculuk da bir mucitliktir. Bir şeyler yaratabilmek, tasarlamak… Her seferinde yeni bir karakter icat ediyorsun.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okumuşsunuz ancak eğitiminizi tamamlamamışsınız. Bunun sebebi tiyatro mu?

Evet. Bunun sebebi, hem tiyatro, hem tiyatroya olan tutkum, hem ustalarımın bu konuda başarılı olacağımı söylemesi, hem de fakültede aldığımız eğitimle gerçek hayattaki uygulamasının birbiriyle örtüşemeyeceğini görmemdi. Adliyeye girince gördüm ki fakülteye girerken hayal ettiğim şey o değildi. Gerçek bambaşkaymış.

Bir röportajınızda, “İlkokuldayken mucit olmak istiyordum, icatlarım vardı” demişsiniz Neden fen bilimlerini tercih etmediniz?

Fen bilimlerini neden tercih etmedim? Nedenini bilmiyorum ama oraya doğru gitmedim. Bir de, neticede oyunculuk da bir mucitliktir. Bir şeyler yaratabilmek, tasarlamak… Her seferinde yeni bir karakter icat ediyorsun. Bir de, annem “durup dururken icat çıkarma” deyip duruyordu, o yüzden.

Televizyonlarda sohbet programları yapan bir oyuncu olarak tanınıyorsunuz. Her oyuncu sohbet programı yapabilir mi?

Yok yapamaz. Zaten ben de yapamazdım aslında. Ama ben bir talk-showcu karakteri yaratıp bir rol yaratıp onu oynadım.Yani en iyi yaptığım işi yaptım esasında.Ben de bakma öyle çok iyi bir talk şovcu değilim aslında. Hatta benden talk şov istediklerinde çok şaşırmıştım. Ben,Star Televiyonu (Magic Box’tu o zaman) beni çağırıp, biz sizinle bir talk şov istiyoruz dediklerinde, “Ne talk şovu!” dedim. O zamanlar benim ağzımı bıçak açmazdı. Kafamın içi benim çok gürültüdür. Sonra sonra alışıyor insan.

Edebi eserleriniz var. Sizi bir eser kaleme almaya iten şey tiyatro mu?

Edebi eser demek çok iddialı olur. Her kitap yazana yazar dememek lazım. Yazarlık başka bir şey, bir eseri vücuda getirmek başka bir şey. Hele ki kalemle bir eser vücuda getirmek, bir sanat bir meslek değil, bir yaşam biçimidir. Birinin yazı yazıyor olması onu yazar yapmaz; birinin şarkı söyleyip albüm çıkartmış olması onu şarkıcı yapmaz; birinin birkaç dizide oynaması hatta oyunculuk yapıyor olması onu oyuncu yapmaz. Bunlar yaşam biçimidir. Oyuncu gibi yaşaman gerekir. Yazar gibi yaşaman gerekir. Şarkıcı gibi, müzisyen gibi yaşaman gerekir.Yani bir şarkıcı, sokakta giderken, doğada benim duymadığım sesleri duyabilmelidir.Bir oyuncu, bir başkasının göremediği karakterleri gözlemleyebilmeli ve vücut dillerini okuyabilmelidir.Gezdiği her yeri, gördüğü her yeri kaydetmelidir. Bir yazar şurada olan bir kimsenin dikkatini çekmeyecek bir minicik olaydan koskocaman bir hikaye, hatta bir hayat çıkarabilmelidir. Ben anılarımı yazayım, aklıma gelenleri kağıda dökeyim istedim; onun için hiç kendime yazar demedim. Kitabın arkasına da zaten “Ben bir yazar değil, yazanım” dedim. Yazan olmak başka bir şey, yazar olmak başka bir şey. Kafamı rahatlatmak için yazdım. Kafam çok kalabalıklaşıyor bazen. Kendime kendime şizofren gibi çok konuşuyorum. Kafamın içinde müthiş bir muhabbet var. O muhabbetten kurtulabilmek için, yerine yenisini doldurmak için, bazen boşaltmak gerekiyor.

cem ozer3Bir oyuncu olarak size tiyatro mu yoksa beyaz perde mi cazip geliyor? Neden?

Fark etmez. Oyun oynayabileceğim, oyunculuk yapabileceğim her alan benim için muteberdir, geçerlidir. Sokak tiyatrosu, burası da olur. Yeter ki seyirci olsun. Geri kalanın önemi yok. Hatta bazen gece arkadaşlarla çıktığımız zaman bile, bambaşka bir karaktere bürünüp gittiğimiz yerdeki insanları, tabir-i caizse kafaya alıyorum.

Sizce alaylılar mekteplilere göre ne tür avantaj veya dezavantajlara sahiptir?

Şimdi, bu iş Türkiye’de yanlış anlaşılıyor. Oyunculukta eğitim şarttır, ama bu ister ama mektepte olur isterse alayda. Alaylılık eğitimsizlik anlamına gelmez. Yani, onu bazıları çok yanlış kullanıyorlar. Ben de alaylıyım. Buna Ferhan Şensoy çok güzel bir cevap vermişti. Bir manken arkadaşımız bir gün rahmetli Savaş Ay’ın programında, ki ben de oradaydım, “biz de alaylıyız” deyince Ferhan Şensoy döndü , “hangi alaydansınız?”dedi.

Alay dediğin şey, bir hocanın yanına yazılmak, ustanın yanına yazılmak, ona çıraklık etmek demek. Alaylılık o. Nereden gelir bu? Hani şu meşhur Gezi olayları var ya. Gezi olaylarının çıkmasına sebep olan Topçu Kışlası’ndan. O topçu kışlası alaydır. Tanzimat’la birlikte subaylık, askerlik akademik eğitime geçmiştir. Ama Topçu Kışlası’nda, o alayda yetişen subaylar daha kıymetlidir çünkü onlar daha önceki subayların yetiştirdiği öğrencilerdir. Alaylılık lafı oradan gelir. Daha önce bu işi yazmış, çizmiş, öğrenmiş, bulmuş, yaratmış bir kişinin, yani bir ustanın yanında eğitim almaktan. Kimse kendi kendine usta olamaz, bir ustanın yanında çıraklık yapmamış hiç kimse ustalık yapamaz.

Sizce sinema tiyatronun önünü kesmiş midir?

Hayır. Tiyatronun önünü ancak kesse kesse tiyatro keser. Hiçbir sanat bir diğerinin rakibi değildir. Ancak o sanatı icra edenler ki müzikte de öyledir, eğer iyi ürünler ortaya koymazlarsa, tüketici tabii ki ilgisini kaybeder. Daha iyi ürün çıkartan dala yönelirler. Türk sineması son yıllarda o kadar güzel ürünler çıkarmaya başladı ki tiyatro bunun gerisinde kaldı. Bunu bizim köşe başlarını tutmuş sevgili tiyatrocu abilerimize sormak lazım. Niye hala 1976 model tiyatro oynadıklarına, niye bir türlü tiyatroya teknik derken elektronik anlamında yani oyunculuk, reji, yöntem anlamında yenilikler getirilmediklerine bakmak lazım. Bir dönem de arabesk, sözüm ona pop müziğin önünü kesmişti. Sonra pop kendini bir toparladı, şimdi de arabesk yok ortalıkta. O onun önünü kesti gibi bir rekabet olmaz.