Söyleşi

Haber ve fotoğraflar: Eser Karataş

Gözümüze kestirdiğimiz bir bahis ofisine girdik. Arkadaşlarımızın birisi 21 yaşın altındaydı ve yasa gereği bahis ofislerine girmesi yasaktı. Ama bize kapıda kimse kimlik sormadı.

İçeride birçok ekran bulunmaktaydı. Ekranlarda canlı ve sanal olmak üzere oyunlar oynanıyordu. Bahislerin biri bitip biri başlıyordu ve insanlar büyülenmişçesine ekrana kilitlenmiş durumdaydı. İçerisi tamamen doluydu. İlk girdiğimiz anda yer bulmakta zorlandık. İçerideki insanların büyük çoğunluğu öğrenciydi.

21 yaşından küçük olan arkadaşımıza bir kâğıt ve kalem verip köpek yarışı diye tabir edilen oyunu oynamasını istedik. Arkadaşımız yerinden kalkıp bankoya yöneldi. Bankodaki görevli güler yüzlü bir ifadeyle arkadaşımızın elindeki kâğıdı alıp ne kadar yatıracağını sordu. Bankoda hiçbir kimlik sorgulamasına tabi tutulmayan arkadaşımız parayı yatırdıktan sonra masaya geri döndü. Oynadığımız yarışı beklerken bahis ofisinin ikramı olan çay, kahve, soda gibi içeceklerden aldık. Karşımızdaki ekranda yarışımız başlayıp bittiğinde, tabii ki kazanan bahis ofisi olmuştu ve yine masalardan küfürler ve pişmanlık ifadeleri yükseliyordu.

Bahis ofislerinin müdavimlerinden olan üniversite öğrencisi M.A.Y. bu pişmanlık hissine aşinaydı. İki yıl önce geldiği adada, bahis ofisleriyle tanışmış ve hayatı değişmişti. İsmini kendi isteği üzerine saklı tuttuğumuz M.A.Y’nin bahis ofislerinde yaşadıklarını kendi ağzından aktarıyoruz.

İlk ayda hep kazandım

“Adaya iki yıl önce geldim.  Adaya geldikten birkaç ay sonra, sadece eğlence amacıyla bir bahis ofisine adım attığımda, bunun benim için bu kadar içinden çıkılamaz bir sıkıntı yumağı haline geleceği aklımın ucundan bile geçmemişti.

Burada bahis ofisine ilk gidişim bir arkadaşımın vasıtasıyla oldu. Futbol bahisleri ile başladım. Buradaki bahis oranlarının Türkiye’dekinden fazla olması, işi benim için çok cazip hale getiriyordu. İlk bir ay boyunca kazanan taraf ben oldum. Cebimdeki 50 lira gibi küçük paralarla 500 lira gibi yüklü meblağlar kazandım. Günlük harcamam da küçümsenmeyecek kadar çoktu ve cebinde para olunca insan daha farklı şeyler keşfetmek istiyor. Bu da beni yeni arayışlara itti. Arayışlarım beni bir gece kendimi kumarhane kapısında bulmaya kadar götürdü. Yaşımın 21 olmasına ve kumarhanelerdeki yaş sınırının 25 olmasına karşın, hiçbir engelle karşılaşmadım. Onu bırakın, öğrenci olarak girmemin yasak olduğu bir yere rahatlıkla girip hiçbir kimlik sorgulamasına maruz kalmadan oyun oynayabiliyordum.

Bir ay böyle geçti. Cebimde çok büyük paralarla gün içinde çok yüksek harcamalar yapabiliyordum. Bahis ofislerinde kazandığım bu kolay parayı bankoda çalışan görevlilerden alırken, “Bu kadar kolay para veriyorsanız ben buradan çıkmam’’ diyordum. Bankodaki görevli yüzüme bakıp gülümseyip, “Kapımız her zaman size açık’’ derken neyi ima etmeye çalışıyordu bunu şu an anlayabiliyorum.

Şikeli maç tüyoları satın alıyordumbahis ofisi2

Bir ayın sonunda tekrar futbol üzerine bahis oynamaya başladım ancak bu sefer işler eskisi gibi değildi artık ve ben bunu anladığımda bazı şeyler için çok geç olacaktı. Artık kazanan ben değil bahis ofisleri oluyordu ve bu kötü gidişatı lehime çevirmek için bir arayış içine girmiştim. Arayışlarım sonucunda İngiltere’de yaşayan ve internet üzerinden 100 TL karşılığında şikeli maç satan bir adamla tanıştım. Aldığımız şikeli maç tüyoları ile yine kazanmaya başladım. Bu üç maç kadar sürdü. Sonrasında gelen tüyoların hiçbiri tutmuyordu ve ben tutmayan her bir tüyo için bu şahsa 100 TL para ödüyordum. Bu kişiye bugüne kadar 1.500 dolar para ödedim. Bu bahis sevdası benim için daha da içinden çıkılmaz bir hal almaya başlamıştı. Kaybetmenin yanı sıra bir de tüyo için para ödüyordum, hem de tutmayan tüyolara. Artık çok büyük kazanmıyor, çok büyük paralar kaybediyordum. Kaybettiğim ilk büyük para tutarı 1.200 TL idi.

Tekrar şansımı kumarhanede denemeye karar verdim ve cebindeki son parayla kumarhaneye gittim. Ancak orada da işler eskisi gibi değildi. Kumarhaneden çıktığımda artık sıfırı görmüş, dibe vurmuştum.

Kıbrıslı bir arkadaşım sayesinde köpek yarışı diye tabir edilen yarışlarla tanıştım. Kaybettiğim paraları bu oyunla geri kazanma niyetindeydim. Bunun için de ailemin bana harçlık olarak gönderdiği parayı kullanmaya başladım. İlk zamanlar köpek yarışından ufak tefek paralar kazanıyordum ve bu olay çok kısa sürede gerçekleşiyordu.

Ancak bu da fazla uzun sürmedi. O oyunda da kaybetmeye başlamıştım ve her kaybettiğimde daha da hırs yapıp, daha çok para yatırıyor; hem bir önceki oyunda kaybettiğim parayı çıkarmak hem de kâra geçmek içgüdüsüyle daha çok oynuyor ve daha çok kaybediyordum. Neyse ki araya bayram tatili girdi ve bir süre bahis ofislerinden uzak kaldım. Türkiye’de bulunduğum sürede iddia oynuyorum ancak oradaki kaybım buradakinin yüzde bir oranında bile değil. En fazla 10 liradır. Futbolu sevdiğim için, öyle zevkine yapılmış küçük bahisler…

Büyük oyun, büyük kazanç, büyük kayıp

Bayram tatili dönüşü cebimde yaklaşık 2.500 lira para ve ayrıca kredi kartım vardı. Bahis ofisinde kaybettiğim parayı çıkarmak için tüm paramla yine futbol oynamaya karar verdim. İnternet üzerindeki şahıstan yine tüyo alıp futbol oyununa yatırdım tüm paramı ve kazandım! 6 bin lira! Düşünebiliyor musunuz? Cebimdeki 2.500 lira birkaç saat içinde 6 bin lira olmuştu. Neden ikiye katlamayım diye düşündüm ve bunun en kısa yolu köpek yarışıydı. Bu sefer tüm paramla köpek yarışı oynadım. Değil ikiye katlamak, kendi param olan 2.500 lira da artık yoktu. İşin kötü tarafı bu 2.500 lira ailemin bana yurt için verdiği paraydı. Ben de Türkiye’deki bir arkadaşımdan yurt paramın peşinatını temin ettim. Daha sonrasında yine ailemin üniversite harcı olarak gönderdiği paranın bir kısmıyla yurt paramın tamamını yatırdım. Geri kalan para ile yine zararımı çıkartmak için köpek yarışı oynadım. Tabii ki o parayı da kaybettim. İşin ucu aileme zarar vermeye kadar uzanmaya başlamıştı artık.

Aileme yalan söylüyorum

Ailem okul paramı da, yurt paramı da peşin peşin yattı diye biliyor. Benim şu anda okula borcum var ve ben her seferinde aileme yalan söyleyerek fazla para istemek durumunda kalıyorum. Örneğin ders için fotoğraf makinesi lazım deyip 2.500 lira para istedim ama o parayı okul taksitimi tamamlamakta kullanacağım. Bir tek bu değil. Birçok sefer kitap parası isteyip o paraları da bahis ofisinde kaybettim. Ve sosyal hayat diye bir şey kalmadı. Tek sosyal hayatım bahis ofisleri, arkadaşlarım da buralarda çalışan insanlar oldu. Okulumu da olumsuz yönde etkiliyor. Tüm paramı oralarda kaybettikten sonra, cebinde hiç param olmayınca okula gelmek istemiyorum. Çünkü, diyelim bir arkadaşım dersten sonra bir yere gidip oturalım dedi, cebimde param yokken bunu yapamam. O sebepten bazı zamanlar okula gelmeyip derslere girmiyorum.

Üç gün ekmeğe margarin sürüp yedim

Ve yine bu sebepten dolayı çoğu zaman maddi zorluk çekiyorum. Hiç unutmam tüm cebimdeki parayı bahiste kaybedip 3 gün boyunca ekmeğe margarin sürüp yedim. Kebapçının önünden geçiyorum ama kendi kendime diyordum ki ‘boş ver odama gider, bir şeyler hazırlar yerim, paramı idare ederim’. İki dükkân sonra bahis ofisine girip hepsini orada bırakıyorum. Bu iş kendime engel olamadığım bir hal aldı bende. Her seferinde ‘gitmeyeceğim’ diyorum ve üç bahis ofisini pas geçip dördüncüde kendimi içeride buluyorum. Tüm paramı verip kendimi odama kapatıyorum.

Bu yerlerin kapatılamayacağını biliyorum ama en azından şehir dışına taşınabilir. Gözden uzak, ulaşımı kolay olmayacak yerlere… En son yine 700 lira kaybettim. Şu an cebimde 50 lira param var ve yine aileme yalan söyleyip herhangi bir şey için para isteyeceğim. Ailem bunları hak etmiyor. Bu durumda olduğumu bilseler beni okuldan alırlar, eğitim hayatım biter. Ne olur yetkililer sesimizi duysun ve bu konuda yapılması gerekenleri yapsın, çünkü bu yerlerde bahisin yanı sıra poker ve rulet de oynatılmaya başlandı. İş artık tam bir batakhaneye dönüşmeye başladı; zevk ve eğlenceden çok hayatları karartmaya, öğrencilerin kendi geleceği üzerine bahis oynamaya döndü.”

 

Haber ve fotoğraf: Mustafa Baflı

Keman sesi geliyor sanki ama ses kesik gibi; büyük bir kapıya takılıyor, tam duyulmuyordu. Süzülen ince ışıkla birlikte ya az çıkıyordu sesiya da “kapıyı aç, dinle beni, seni kültüre ve emeğe çağırıyorum” diyordu.

Küçük çocuklara çok büyük gelen eski zamanlardan bir kapı. Kapı büyük ama içerisi pek de büyük değil. Adım atıp içeriye girdiğimizde, inceden süzülen ışığın yanından gelen keman sesi, biraz tozlu olan odaya dikkat çektiriyor.Oturmak için birçok yer var burada. Neden mi? Burası bir sandalye dükkânı. Eskide kalmış alışkanlıkların dükkânı. Hasırdan sandalyeler. Ancak tüm sandalyeler aynı değil.Bazıları küçük, bazıları büyük, bazıları ise henüz yarım, yapılmayı bekliyorlar ana malzemeleri sazlarla.

1946 doğumlu ve aslen Polili olan Saim Hannas sizi gülen yüzüyle bekliyor içeride. Aslında bu 1976’dan beri böyle.O zamandan bu zamana, işine olan sevgisi hiç değişmemiş. Size yaptıklarını büyük bir hevesle göstermek için bekliyor Saim Usta. Bu dükkânda sadece hasır sandalye yapmıyor; tahtalara çeşitli şekiller vererek onlardan süs eşyası da yapıyor; kabakları da süslüyor; sipariş üzerine sandalyenin yanı sıra masa da yapıyor.

IMG_2080Saim Usta, adanın kuzeyine göç etmeden önce daha çok oymacılık ve çalgı aletleri yaptığını, aynı zamanda çalgıları tamir ettiğini anlatıyor. Göç ettikten sonra yeniden meslek sahibi olmaya niyet etmiş ve hasır sandalye yapımına yönelmiş.

Gülen yüzü ve konuşkan yapısıyla dikkat çeken Saim Usta, küçük yaşlarda keman çalmayı öğrendiğini, isteyen müşterilerine keman çaldığını söylüyor.

Saim Usta’nın en büyük destekçisi ise oğlu ve iş arkadaşı Ayhan Hannas. 1982 doğumlu Ayhan Hannas, mesleği 13 yaşında babasını seyrederek öğrenmiş fakat ilk yıllarda mesleği istikrarlı şekilde sürdürmeyerek başka işlerde de çalışmış. 2010 yılında Güzelyurt’ta yaşanan sel felaketi, Ayhan Hannas’ın babasının yanına, baba mesleğine geri dönüşüne sebep oluyor; sel felaketinin ardından baba-oğul dükkânı yeniden yapılandırma kararı alıyorlar.

Bunun için bir makine de alıyorlar. Tahtaları kesmek ve düzeltmek için alınan makine, elektriğin çekmemesi nedeniyle kullanılamıyor. Ayhan Hannas, verilen paranın boşa gittiğini ve makinenin de işlemeden dükkânın bir köşesinde durduğunu söylüyor.

Artık plastik sandalye kullanılıyor

Baba-oğul Hannaslar, hasır sandalyeye talebin azaldığından yakınıyorlar. ‘’Eskiden herkes evlerinde hasır sandalye kullanırdı; meyhanelerdeki sandalyeler bile hasırdandı” sözleriyle anıyorlar geçmişi. Şimdi ise yeni nesil tamamen plastik sandalye kullanımına dönmüş, bu da işlerin ağırlaşmasına yol açmış. Ayhan Hannas nişanlı olduğunu belirterek, evlilik tarihinin işlerin yolunda gidip gitmemesine göre belirleneceğini söylüyor.

0 1035
Haber ve Fotoğraf: Mustafa Baflı

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin doğuş sürecini anlattığı “İstenmeyen Bebek Kıbrıs Cumhuriyeti” kitabının ardından,  Kıbrıs’ta 1960-63 döneminde yaşanan olayları yansıttığı “İstenmeyen Bebeğin Ölümü” adlı kitabı, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’ta eş zamanlı olarak okuyucuyla buluşan Dr. Nikolaos Stelya ile kitapları, Kıbrıs’taki mevcut durumu ve barışın geleceğini konuştuk.

Tel örgülerin, asker postallarının, kimlik kontrollerinin olmadığı, adanın her yanında özgürce Rumca ve Türkçe’nin işitildiği, kaynayan bir coğrafya da huzurlu bir liman teşkil eden bir Kıbrıs tahayyülüm var. 

Yunanistan’da yayımlanan Kathimerini gazetesinin Kıbrıs Türk ve Türkiye masası editörlüğünü yürüten araştırmacı yazar ve Türkolog Stelya, internet üzerinden gerçekleştirdiğimiz röportajda, Kıbrıs’ta tüm etnik, dini, cinsel ve siyasi kimliklerin özgürce ifade edildiği federal bir çözümün mümkün olduğu belirtti.

Nikolaos Stelya'nın son kitabı "İstenmeyen Bebeğin Ölümü"
Nikolaos Stelya’nın son kitabı “İstenmeyen Bebeğin Ölümü”

İstenmeyen Bebek Kıbrıs Cumhuriyeti ve İstenmeyen Bebeğin Ölümü nasıl ortaya çıktı? 

İki kitabın öyküsü 2012 yılına dayanıyor. 2-3 yıl önce Lefkoşa Üniversitesi ile ortak bir çalışma geliştirdik. “Kıbrıs Türk toplumu ‘düşman’ EOKA’ya nasıl yaklaştı?” sorusunu sorarak yola çıktık. Bu soru ışığında, Güney’de Kamu Enformasyon Dairesi’nde yer alan zengin gazete arşivinden faydalandık. 2013 yılında bu arşiv çalışmasının ilk meyvesini İstenmeyen Bebek Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yayınlayarak elde ettik. Bir yıl sonra, bu çalışmayı “İstenmeyen Bebeğin Ölümü” takip etti. İki kitap da Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’taki okuyucularla eş zamanlı olarak buluştu.

Kitaplarda Rum basınına göre Kıbrıslı Türk basınından daha fazla yararlandınız. Bunun bir nedeni var mı?

Yukarıda belirttiğim üzere arşiv çalışmam Kıbrıs Türk basınına odaklanmış durumda. Özellikle milliyetçi liderliğinin perspektifini yansıtan gazetelere dikkatimi odaklandırmış durumdayım. İlerleyen dönemde Rum basınını da taramayı hedeflemekteyim.

1963 sonrasında yaşananları anlatan bir kitap yazmayı
düşünüyor musunuz ?

1963-74 dönemi büyük ihtimalle yeni çalışmamın odağında olacak. İlerleyen aylarda bu projeye odaklanmayı hedefliyorum.

Sizin gözünüzle bize barışı anlatır mısınız ?

Tel örgülerin, asker postallarının, kimlik kontrollerinin olmadığı, adanın her yanında özgürce Rumca ve Türkçe’nin işitildiği, kaynayan bir coğrafya da huzurlu bir liman teşkil eden bir Kıbrıs tahayyülüm var. Kıstasları doğru tayin edilmiş ve ilgili taraflarca kabul görmüş olan bir federal çözüm bu projeyi hayata geçirtebilir. Böylesi yeni, modern bir siyasi yapıda tüm etnik, dini, cinsel ve siyasi kimlikler kendilerini özgürce ifade etme olanağı bulacaktır.

Şu an Kıbrıs’ta bulunan bu düzen sizce sürdürülebilir mi? 

Kıbrıs’ın her iki yakasında da siyasi ve toplumsal yapılar büyük bir krizin içerisine sürüklenmiş durumda. Yeni çöküş devrinin faturasını genç nesiller ödemekte. Betonlaşmış, kemikleşmiş etnik-ırkçı kinler ve varolan sınıfsal-sosyoekonomik ağlar statükoyu ayakta tutup bu sorununun üzerine gidilmesini şimdilik engelliyorlar. Ancak bu durumun daha fazla sürdürülemeyeceği her geçen gün daha çok insanca kanıksanmakta.

Mevcut düzende gelecekte Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum gençlerini neler beklemektedir?

Bugünkü kıstaslar ışığında bizleri parlak bir geleceğin beklemediği ortada. Alışveriş merkezlerine, eğlence kültürüne, varolan siyasi yapılara, milliyetçi hegemonyaya bağlı kalmaya devam ettiğimiz sürece Kıbrıslı Türk ve Rum gençler yabancılaşmaya devam edecekler. Şu an Taksim zihinlerimize kazınmakta. Bu heyulayı ve Güney’de hâkim olan Türk karşıtı algıyı -ölü toprağını- üstümüzden bir an evvel atmazsak bizleri karanlık bir gelecek bekliyor olacak.

Bağımsız bir Kıbrıs mümkün müdür ?  

Hızlı adımlarla yakın gelecekte adanın bağımsızlığını elde etmemiz olanaksız. Bölgesel konjektür buna elvermiyor. Buna karşın bu hedefe doğru atılacak adımlar var. Kıbrıs’ın varolan koşullarda bebek adımları ile ilkin kendi ayakları üzerinde durmasını öğrenmesi lazım. Tam bağımsızlık ise zamana ve isteme bağlı.

Son olarak Kathimerini gazetesinden bahseder misiniz?

Kathimerini, Yunanistan’ın ve Balkanların en eski gazetelerinden bir tanesi. Asırlık bir çınar. Bugün Yunanistan’da merkez sağ-liberal çizgide yayın hayatını sürdüyor. 2009 yılında haftalık ve günlük internet baskısı ile Kıbrıs’ta da okuyucularıyla buluşuyor. Bugün Kathimerini Politis ile birlikte Güney’de federal çözümü destekleyen iki gazeteden bir tanesi. Ayrıca, 2009 yılından beri Kıbrıs Türk – Türkiye masası kurmuş olan tek Kıbrıslı gazete.

0 1341
Haber: Bahadır Konuk / Fotoğraf: Uğurcan Taşdelen

Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Müzikal Topluluğu, Dünya Tiyatrolar Haftası nedeniyle düzenlediği etkinlikler kapsamında Türkiye’nin ilk talk şovcusu Cem Özer’i konuk etti. 26 Mart’ta Aktivite Merkezi’nde öğrencilerle buluşan Özer, 27 Mart’ta da DAÜ Müzikal Topluluğu öğrencilerinin sahnelediği “Dedikodu” müzikaline onur konuğu olarak katıldı. Katılımın hayli yoğun olduğu Dedikodu müzikali öncesinde Gündem gazetesine konuşan Özer, oyunculuk ve talk şovculuğun inceliklerine değindi.

Neticede oyunculuk da bir mucitliktir. Bir şeyler yaratabilmek, tasarlamak… Her seferinde yeni bir karakter icat ediyorsun.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okumuşsunuz ancak eğitiminizi tamamlamamışsınız. Bunun sebebi tiyatro mu?

Evet. Bunun sebebi, hem tiyatro, hem tiyatroya olan tutkum, hem ustalarımın bu konuda başarılı olacağımı söylemesi, hem de fakültede aldığımız eğitimle gerçek hayattaki uygulamasının birbiriyle örtüşemeyeceğini görmemdi. Adliyeye girince gördüm ki fakülteye girerken hayal ettiğim şey o değildi. Gerçek bambaşkaymış.

Bir röportajınızda, “İlkokuldayken mucit olmak istiyordum, icatlarım vardı” demişsiniz Neden fen bilimlerini tercih etmediniz?

Fen bilimlerini neden tercih etmedim? Nedenini bilmiyorum ama oraya doğru gitmedim. Bir de, neticede oyunculuk da bir mucitliktir. Bir şeyler yaratabilmek, tasarlamak… Her seferinde yeni bir karakter icat ediyorsun. Bir de, annem “durup dururken icat çıkarma” deyip duruyordu, o yüzden.

Televizyonlarda sohbet programları yapan bir oyuncu olarak tanınıyorsunuz. Her oyuncu sohbet programı yapabilir mi?

Yok yapamaz. Zaten ben de yapamazdım aslında. Ama ben bir talk-showcu karakteri yaratıp bir rol yaratıp onu oynadım.Yani en iyi yaptığım işi yaptım esasında.Ben de bakma öyle çok iyi bir talk şovcu değilim aslında. Hatta benden talk şov istediklerinde çok şaşırmıştım. Ben,Star Televiyonu (Magic Box’tu o zaman) beni çağırıp, biz sizinle bir talk şov istiyoruz dediklerinde, “Ne talk şovu!” dedim. O zamanlar benim ağzımı bıçak açmazdı. Kafamın içi benim çok gürültüdür. Sonra sonra alışıyor insan.

Edebi eserleriniz var. Sizi bir eser kaleme almaya iten şey tiyatro mu?

Edebi eser demek çok iddialı olur. Her kitap yazana yazar dememek lazım. Yazarlık başka bir şey, bir eseri vücuda getirmek başka bir şey. Hele ki kalemle bir eser vücuda getirmek, bir sanat bir meslek değil, bir yaşam biçimidir. Birinin yazı yazıyor olması onu yazar yapmaz; birinin şarkı söyleyip albüm çıkartmış olması onu şarkıcı yapmaz; birinin birkaç dizide oynaması hatta oyunculuk yapıyor olması onu oyuncu yapmaz. Bunlar yaşam biçimidir. Oyuncu gibi yaşaman gerekir. Yazar gibi yaşaman gerekir. Şarkıcı gibi, müzisyen gibi yaşaman gerekir.Yani bir şarkıcı, sokakta giderken, doğada benim duymadığım sesleri duyabilmelidir.Bir oyuncu, bir başkasının göremediği karakterleri gözlemleyebilmeli ve vücut dillerini okuyabilmelidir.Gezdiği her yeri, gördüğü her yeri kaydetmelidir. Bir yazar şurada olan bir kimsenin dikkatini çekmeyecek bir minicik olaydan koskocaman bir hikaye, hatta bir hayat çıkarabilmelidir. Ben anılarımı yazayım, aklıma gelenleri kağıda dökeyim istedim; onun için hiç kendime yazar demedim. Kitabın arkasına da zaten “Ben bir yazar değil, yazanım” dedim. Yazan olmak başka bir şey, yazar olmak başka bir şey. Kafamı rahatlatmak için yazdım. Kafam çok kalabalıklaşıyor bazen. Kendime kendime şizofren gibi çok konuşuyorum. Kafamın içinde müthiş bir muhabbet var. O muhabbetten kurtulabilmek için, yerine yenisini doldurmak için, bazen boşaltmak gerekiyor.

cem ozer3Bir oyuncu olarak size tiyatro mu yoksa beyaz perde mi cazip geliyor? Neden?

Fark etmez. Oyun oynayabileceğim, oyunculuk yapabileceğim her alan benim için muteberdir, geçerlidir. Sokak tiyatrosu, burası da olur. Yeter ki seyirci olsun. Geri kalanın önemi yok. Hatta bazen gece arkadaşlarla çıktığımız zaman bile, bambaşka bir karaktere bürünüp gittiğimiz yerdeki insanları, tabir-i caizse kafaya alıyorum.

Sizce alaylılar mekteplilere göre ne tür avantaj veya dezavantajlara sahiptir?

Şimdi, bu iş Türkiye’de yanlış anlaşılıyor. Oyunculukta eğitim şarttır, ama bu ister ama mektepte olur isterse alayda. Alaylılık eğitimsizlik anlamına gelmez. Yani, onu bazıları çok yanlış kullanıyorlar. Ben de alaylıyım. Buna Ferhan Şensoy çok güzel bir cevap vermişti. Bir manken arkadaşımız bir gün rahmetli Savaş Ay’ın programında, ki ben de oradaydım, “biz de alaylıyız” deyince Ferhan Şensoy döndü , “hangi alaydansınız?”dedi.

Alay dediğin şey, bir hocanın yanına yazılmak, ustanın yanına yazılmak, ona çıraklık etmek demek. Alaylılık o. Nereden gelir bu? Hani şu meşhur Gezi olayları var ya. Gezi olaylarının çıkmasına sebep olan Topçu Kışlası’ndan. O topçu kışlası alaydır. Tanzimat’la birlikte subaylık, askerlik akademik eğitime geçmiştir. Ama Topçu Kışlası’nda, o alayda yetişen subaylar daha kıymetlidir çünkü onlar daha önceki subayların yetiştirdiği öğrencilerdir. Alaylılık lafı oradan gelir. Daha önce bu işi yazmış, çizmiş, öğrenmiş, bulmuş, yaratmış bir kişinin, yani bir ustanın yanında eğitim almaktan. Kimse kendi kendine usta olamaz, bir ustanın yanında çıraklık yapmamış hiç kimse ustalık yapamaz.

Sizce sinema tiyatronun önünü kesmiş midir?

Hayır. Tiyatronun önünü ancak kesse kesse tiyatro keser. Hiçbir sanat bir diğerinin rakibi değildir. Ancak o sanatı icra edenler ki müzikte de öyledir, eğer iyi ürünler ortaya koymazlarsa, tüketici tabii ki ilgisini kaybeder. Daha iyi ürün çıkartan dala yönelirler. Türk sineması son yıllarda o kadar güzel ürünler çıkarmaya başladı ki tiyatro bunun gerisinde kaldı. Bunu bizim köşe başlarını tutmuş sevgili tiyatrocu abilerimize sormak lazım. Niye hala 1976 model tiyatro oynadıklarına, niye bir türlü tiyatroya teknik derken elektronik anlamında yani oyunculuk, reji, yöntem anlamında yenilikler getirilmediklerine bakmak lazım. Bir dönem de arabesk, sözüm ona pop müziğin önünü kesmişti. Sonra pop kendini bir toparladı, şimdi de arabesk yok ortalıkta. O onun önünü kesti gibi bir rekabet olmaz.